KızılCanYıldız.

KızılCanYıldız.
@Sorgazm
... BERİKİ ÜLKESİNDEKİ ÖTEKİ ACTIVIST-SOCIAL ATHEİST BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN? BİR FİKİR? SADECE BİR FİKİR? TEHLİKELİ BİR FİKİR
.... Uzaya çıkan ilk kadın: Valentina Tereshkova Fransa’da geçen Aralık ayında tüm dünyanın şahit olduğu korkunç bir cinsiyetçilik örneği yaşandı. Ballon d’Or Ödül Töreni’nde Norveç kadın milli futbol takımı ve Olympique Lyon forveti Ada Hegerberg “Yılın En İyi Kadın Futbolcusu” seçildi. Tarihte ilk kez bir kadın Ballon d’Or ödülü kazanmıştı ve sahneye çağrıldığında tüm kadınlık tarihi için eşsiz bir an yaşanacaktı. Bu anı mahveden ve hepimizi öfkeye sürükleyen kişi de törenin sunuculuğunu yapan Fransız DJ Martin Solveig oldu. Solveig, ödülünü almak için sahneye çıkan Hegerberg’e “Twerk yapar mısın?” sorusunu yöneltmişti. Kendinden emin ve öfkeli bir “Hayır!” cevabı alan Solveig’e spor camiası, haber kanalları ve kadınlar tepki gösterdi. Tören sonrasında “ortada bir sorun yokmuş” izlenimi vermek için fotoğraflar çekildi, röportajlar verildi ama hepimiz rezaleti örtbas gayretlerinin farkındaydık. Böyle anlarda kadınlar kendilerine tanıdık gelen ama artık bir o kadar da yabancı hâle gelmesini umdukları hislerle doluyorlar. Elinizden gelenin en iyisini yaptıktan sonra başkalarını da ikna etseniz bile yine bir erkek çıkıp her şeyi mahvedebiliyor. Harcamamız gereken emeğin hep daha fazlasını talep eden ataerkil dünyaya bundan 56 yıl önce paraşütüyle bir kadın indi. Bugün hâlâ isminin ne kadar duyulup duyulmadığı muamma. Futbolcu Ada Hegerberg’in yaşadığı gibi kamu önünde cinsiyetçiliğe maruz kalacağını bilseydi, belki Vostok-6’yı başka bir gezegene sürebilirdi. Sovyet havacısı ve kozmonotların ilk komutanı Nikolay Kamanin ondan “Etekli Gagarin” olarak bahsetmişti. Tarihin en ilerici deneyi olan Sovyetler Birliği’nde bile “iltifat” olarak görülebilen bu yakıştırma, aslında kadınların başarılarına nasıl gölge düşürülebileceğinin küçük bir örneğiydi. Uzaya çıkan ilk kadın
Reklam
.... 1908 Devrimi: Özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve adalet 23 Aralık 1876, Haliç Tersanesi’ndeki Bahriye Nezareti’nde İngiltere, Fransa, İtalya, Avusturya-Macaristan, Almanya, Rusya ve Osmanlı heyetleri toplantı hâlindedir. Konu, Osmanlı’nın Balkan toprakları ve büyük devletlerin bu topraklar üzerindeki çıkarlarıydı. Batılı devletler ile Rusya arasında kıyasıya bir mücadele beklenirken Osmanlı heyeti garip bir şekilde sakindi, sanki bir şey bekleniyor gibiydi. Nitekim konferansın açılış oturumunda dışarıdan ardı ardına patlayan top sesleri işitilmeye başlandı. Herkes pencerelere üşüşmüş ne olduğunu anlamaya çalışırken Osmanlı heyetine liderlik eden Hariciye Nazırı Saffet Paşa ayağa kalkarak söz aldı: “İşitilen bu top sesleri bütün Osmanlı ülkesinde Kanun-i Esasî’nin ilanını haber vermektedir. Bu dakikadan itibaren Türkiye hükümet-i meşruta sırasına dahil olmuştur,” diyerek heyetiyle birlikte toplantıyı terk etti. Kısa süren bahar Osmanlı monarşisi iç ve dış baskılara dayanamamış Jön Türkler’in yıllardır savunduğu fikre gelmişti. Buna göre meşrutiyet idaresine geçilip ülkedeki tüm dini ve etnik kesimlerin temsil edileceği bir meclis açılıp herkesin hakkı bir anayasa ile garanti altına alınırsa sadece ülkede iç huzur sağlanmakla kalınmaz, aynı zamanda büyük devletlerin Osmanlı’nın iç işlerine müdahale etme gerekçesi de ortadan kaldırılmış olurdu. Bu düşünceyle kısa bir süre önce, Genç Osmanlılar Cemiyeti’nin başındaki isim olan Mithat Paşa sadrazamlığa getirilmiş ve konferans kararlarından önce meşrutiyetin ilan edilmesi planlanmıştı. Ancak meşrutiyetin ilanı büyük devletler nezdinde umulan etkiyi yaratmadı. Konferansta tek mutlak monarşi ile yönetilen ülke olarak kalan Rusya sert bir tepki verdi, Rus sefiri “Avrupa’da parlamentosu olmayan tek ülke olma ayıbını biz
.... Kentsel bir icat: Öğle yemeği Öğle yemeği günün ikinci yemeği olarak bilinir, ancak üç öğün arasında bir zamanlar atıştırmalığa dayanan kökenlerinden günümüzdeki konumuna son yükselen öğle yemeği oldu. 1755’te bile Samuel Johnson öğle yemeğini “eline alabileceğin kadar yemek” yenen bir saat olarak tanımlıyordu. Mutfak tarihçisi ve 2012’de New York Halk Kütüphanesi’nde gerçekleştirilen Lunch Hour NYC sergisinin eş küratörü Laura Shapiro bunu “öğle yemeği o dönemde günün herhangi bir zamanında yenebilecek bir atıştırmalıktan ibaretti,” diye yorumluyor. Serginin eşküratörü, Cooked Books (Pişmiş Kitaplar) kitabının yazarı ve Foodprint NYC etkinliğinin panelistlerinden Rebecca Federman ise öğle yemeğinin kahvaltı ile akşam yemeği arasında düzenli bir öğün olarak konumlanmak için 1850’ye kadar beklediğini belirtiyor. On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru “öğle yemeği aşağı yukarı 12 ile 2 arasında yenmeye başlamıştı,” diye ekliyor Shapiro. Belirlenmiş bir saatte, belirlenmiş yiyeceklerin belirlenmiş yerlerde tüketildiği gerçek bir öğün olmayı sonunda başarmıştı. Görünen o ki, öğle yemeği kentleşme ve sanayileşme arttıkça, işçilerin (her zaman günün ana öğünü kabul edilen) akşam yemeği için eve geç saatlere kadar dönememesinden hareketle atıştırmalıktan günün üçüncü öğününe terfi eden kentsel bir icat. Shapiro bu durumu şöyle açıklıyor: “Öğle yemeği kendini New York’ta buldu. New York Kuzey Amerika’nın sanayi kentlerinin bir nevi sembolüydü. Sürat, işçilik ve hayatın ayarlanması bakımından ABD’yi Eski Dünya’dan farklı kılan her unsuru bünyesinde barındırıyordu. New York’ta hayatın merkezinde iş vardı, öğle yemeği de endüstriyel, kentsel işgününe sığması için icat edilmiş bir öğündü.” Edible Geography sitesinin kurucusu Nicola Twilley, Shapiro ve Federman’la sergiden
.... Nazilerin kadın toplama kampı: Ravensbrück Margaret Atwood’un kaleminden doğan aynı adlı romandan uyarlanan Handmaid’s Tale dizisi, başarısını çizdiği distopyaya hem uzak hem de yakın hissettirmesine borçlu. Dizi başladığından beri, bir gün bir yerlerde bunun gerçekleşebileceğini düşünmenin getirdiği endişe ve merakla ekran başına geçiyoruz. Fakat çok azımız bu hikâyenin bir benzerinin gerçekten de yaşanmış olabileceğine ihtimal veriyor. Pek de uzak olmayan bir geçmişe gidiyoruz, II. Dünya Savaşı’na. Nazi rejiminin hedefinde kadın, erkek ve çocuklar birlikte bulunsa da cinsiyetin getirdiği işkence ve imha biçimleri, kadın hareketi içerisinde de anlamlandırılmayı bekleyen ayrıntılar taşıyor. Nazi Almanyası’nın tüm vahşeti, birçok farklı biçimde ifşa edilerek gelecek nesillere aktarılırken yine gözden kaçan ya da kaçırılan mesele, “kadın meselesi” oluyor. Tarihçilerin çoğunlukla erkek olmasının sonucu, tarih yazımı kadına yönelik suçların ayrıntılarını pek konu edinmiyor. Bu eksikliği bir nebze giderebilmek için adı yeterince duyulmamış bir toplama kampından söz edeceğim. Nazi Almanyası’nın II. Dünya Savaşı döneminde işgal ettiği yerlerde kurduğu toplama kamplarının sayısı 23 civarında. Bu korkunç kamplarının arasında sadece kadınların kapatıldığı en büyük kamp ise Ravensbrück. Ravensbrück kampı, Berlin’in 85 km kuzeyinde Henrich Himmler tarafından 170 dönümlük bir araziye kurulmuş ve Mayıs 1939’da işlemeye başlamıştı. Özellikle Yahudi, Roman, Polonyalı, ayrıca engelli kadınları silah altında zorla çalıştırıp, kobay olarak kullanıp ardından da imha etmek üzere inşa edilmişti. Sovyetlerin 1945’te kampa ulaşmasının ardından korkunç gerçekler de ortaya çıkmıştı. Ravensbrück kampında tahminen 100.000-150.000 kadın esir tutulmuştu. Kadın toplama kampında gardiyanlar da
.... Paris Komünü’ne katılan Osmanlılar kimlerdi? Tarihteki ilk sosyalist hükümet denemesi olan Paris Komünü, bahar günlerinde doğdu. III. Napolyon tarafından başlatılan ve Fransızların yenilgisiyle sonuçlanan Fransa-Prusya Savaşı’nın ardından, Paris’te devrimci güçlerin örgütlediği halk ayaklanmasıyla kuruldu. 1871 yılının baharında 72 gün boyunca iktidarda kaldı. Ömrü kısa da olsa, devrim hükümeti tarihin en görkemli anlarından birini hazırlamıştı. Paris Komünü için şimdilik bu kadarıyla yetinelim, hikayemiz için biraz daha erken bir tarihe ve İstanbul’a uzanalım. Namık Kemal, Ali Suavi, Agâh Efendi, Kayazâde Reşat Bey, Menâpirzâde Nuri Bey ve Mehmet Emin Bey gibi isimlerden mürekkep genç Osmanlı aydınları, dönemin padişahı Sultan Abdülaziz’den ve Sadrazam Ali Paşa’nın yarattığı boğucu ortamdan nefret ediyorlardı. 7 Haziran 1865’te Osmanlı Posta İdaresi’nin ilk müdürü, ilk Posta Telgraf Nazırı Ahmet Şükrü Bey’in şimdilerde Sabancı Köşkü olarak bilinen Yeniköy’deki evinde toplandılar. Toplantının ikinci günü ise dikkat çekmemek için Belgrad Ormanı’nda bir piknik görüntüsü altında gerçekleşmişti. Hürriyet ve eşitlik arayışındaki genç Osmanlı aydınlarının gizli örgütü İttifak-ı Hamiyet (Yurtseverler Birliği) böylece ortaya çıktı. Daha sonra “Jön Türkler” olarak da anılacak bu kuşak, dönemin yönetimi tarafından hem yurtiçinde hem de yurtdışında çeşitli kovuşturmalara maruz bırakılacaktı. Jön Türkler gazeteyi aydınlanmanın ve toplumsal dönüşümün önemli bir unsuru olarak gördüğünden Ali Suavi, Namık Kemal, Şinasi gibi grubun önde gelenleri gazetelerde dönemin yönetimini topa tutuyorlardı. Ali Suavi Muhbir gazetesinde, Namık Kemal de Tasvir- i Efkâr gazetesinde bir meclis ve anayasa gerekliliğine vurgu yapan sert yazılar yazıyordu. Bir süre sonra Sadrazam Ali Paşa’ya
Reklam