....
Ne işe yarıyor bu yaratıcılık?
Yöneticiler, CEO’lar, hükümetler, kanaat önderleri ve medya “yaratıcı” olmamız gerektiğini söyleyip duruyor. Görünüşe bakılırsa, modern ekonominin yeni can damarı yaratıcılık oldu.
“Yaratıcı olma” telaşı, çalıştığımız işyerinden yönetim biçimine kadar etrafımızdaki her şey üzerinde büyük etkiler yaratıyor. Geleneksel şirket hiyerarşisinin de yaratıcı faaliyetleri baltalayan, artık kullanılmayan sistem olduğunu duyuyoruz. Hükümetler fazlasıyla bürokratik olduğundan, yenilikçi politikalar geliştirmeyi engelliyorlar. Regülasyonlar da esnek, çevik ve yaratıcı çalışmanın düşmanına dönüşüyor.
Sosyal hizmetler ve hayır kurumları, fonları büyük oranda kesildiği için değil yeterince yaratıcı olamadıkları için sınıfta kalıyorlar. Batan hastaneler, okullar ve üniversiteler de yeterince girişimci olmadıkları, hızla değişen piyasaya ve dijital teknolojilere uyum sağlayamadıkları için iflas ediyorlar.
“Yaratıcı endüstriler”, “yaratıcı ekonomi” ve “yaratıcı sınıf” gibi terimlerle kurumsallaşan bu dilin ortaya çıkmasının ardından ekonomik büyümenin en önemli paradigması “yaratıcılık” oldu. Fakat şu soru neredeyse hiç sorulmuyor: Ne yaratmamız gerekiyor? Yaratıcılığın bu yeni versiyonunun ürettiği şey, aslında maruz kaldığımızın daha fazlasıdır; yani eşitsizlik, adaletsizlik ve mülksüzleştirme.
Güncel kapitalizm, kendi büyümesini sağlamak, ürettiklerinin merkezileşmesini ve parasallaşmasını sürdürmek için yaratıcılığa el koydu. Marx, kapitalizmin kendi sınırlarını sınırlardan ziyade aşılması gereken engeller olarak kabul ettiğini öngörmüştü. Sömürülecek yeni kaynakların ve seçkinler için üretilecek zenginliğin durmaksızın peşinde koşması, kapitalizmin sahip olduğu tek yaratıcılığın alternatifleri ortadan kaldırmak, daha fazla büyüme için