KızılCanYıldız.

KızılCanYıldız.
@Sorgazm
... BERİKİ ÜLKESİNDEKİ ÖTEKİ ACTIVIST-SOCIAL ATHEİST BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN? BİR FİKİR? SADECE BİR FİKİR? TEHLİKELİ BİR FİKİR
.... Büstünü yaptıran ilk padişah: Sultan Abdülaziz Otuz ikinci Osmanlı padişahı ve 111. İslam halifesi Sultan Abdülaziz Han, 1867 yılında Paris’te açılan milletlerarası sergiye III. Napolyon’un davetiyle katılır. Ortaköy’de kılınan cuma namazının ardından Frengistan’a doğru revan olur. Abdülaziz, sergiden sonra imparator ile birtakım temaslarda bulunur ve İngiltere, Belçika, Almanya, Avusturya-Macaristan gezilerinden sonra vatan topraklarına avdet eder. Abdülaziz Han, Osmanoğullarından Batı’ya seyahat eden ilk padişahtır. Bir küçük bilgi daha: Padişah, Richard Wagner’in Bayreuth operasına maddi yardımda bulunur ve davet edilir. Seyahatlerinde İngiltere Kraliçesi Victoria, Belçika Kralı II. Leopold, Prusya Kralı I. Wilhelm, Avusturya-Macaristan İmparatoru François-Josef ve Romanya Prensi I. Karol ile de görüşür. Modern Cumhuriyet’in temelini atan II. Abdülhamid de “şehzade” sıfatıyla geziye katılan eşraftandır. Hatıralarında bu yolculuk için, Sanayi Devrimi’ni gerçekleştiren Kıta Avrupası’nın zihin haritalarını görmek ve ülkesinde uygulamak adına menfezler açması açısından yararlı olduğunu nakleden II. Abdülhamid’in amcası Abdülaziz Han, Osmanlı topraklarında Batı tarzındaki yenileşme hareketlerine bu yolculuktan sonra girişir. Malum olduğu üzere, heykelcilik putperest dönemleri çağrıştırdığı için İslam tarafından yasaklanmış, ancak bir kısım ulema hayvan tasvirine şerhli cevaz vermiştir. Bu nedenle heykel sanatının İslam topraklarında gelişmesi mümkün olmamıştır. Çok geç dönemlerde ancak Batı’dan topraklarımıza intikal etmiştir. Osmanlı ülkesine heykelin geliş tarihçesi de ilginçtir: Kanuni Sultan Süleyman’ın popüler sadrazamlarından Pargalı İbrahim Paşa’nın, 1526 Mohaç seferi dönüşünde, Pargalı’nın saraya Yunan mitolojisinin önemli karakterlerinden Herkül,
Reklam
.... Hrant Dink: 23 buçuk Nisan Hrant Dink’in ilk kez 23 Nisan 1996 tarihinde Agos gazetesinde yayımlanan, hem 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı hem de 1915’te Osmanlı Ermenilerinin soykırıma maruz kalışının yıldönümü 24 Nisan’ı ele aldığı yazısını yeniden yayımlıyoruz. Sancılı on yıllardan çıkmış ulusun tarihinde çok önemli bir akgündür 23 Nisan. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” düsturunun meclis salonuna perçinlendiği gündür. Ve böyle bir günün “yaşam” denilen çocuğa ve geleceğe akıtılan mirasıdır. Türk Ulusu’nun belki de en akıllıca yaptığı öngörünün tarihidir. “Gelecek” ve “çocuk” ne de güzel buluşturulmuştur öyle. Ve de ne ustaca bir değerlendirmedir yıllar sonra 23 Nisan’ı sadece Türkiye ile sınırlı tutmayıp bütün dünyanın çocuklarıyla paylaşma düşüncesi. Türk çocuklarına da dünya çocuklarına da kutlu olsun. Yeryüzünün dört bir yanına “savrulmuş” Ermeni Ulusu’nun tarihinde çok önemli bir kara gündür 24 Nisan. Üç-beş Ermeni yan yana gelmeye görsünler. Alırlar ellerine pankartları dökülürler sokaklara hemen. Nedir bütün bunların sebebi, niçin yollara düşer bu insanlar 24 Nisan’da? Tarih, 24 Nisan 1915’in şafak vakti. Özellikle İstanbul’daki Ermeni aydınlar, yazarlar, sanatçılar, öğretmenler, avukatlar, doktorlar, mebuslar teker teker alınırlar evlerinden. Götürülürler… ve bir daha da geri dönmezler. İşte, birkaç gün sonra bütün Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde gerçekleştirilen “Tarihsel Ermeni Dramı”nın başlangıcıdır bu tarih. Kim nasıl anlayabilir bunu bilemiyorum ama hem Ermeni olmak, hem Türkiyeli, hem 23 Nisan’ı yaşamak bütün coşkusuyla ve ertesi günün bir parçası olmak bütün hüznüyle. Kaç insan bu ikilemi yaşıyordur şu yeryüzünde? Ne anlaması kolay ne de anlatması. Dilerim kimse de yaşamasın bu ikilemi bir daha. 23 Nisan nasıl
.... Ayn Rand ABD’yi nasıl ayarttı? “Toplumumuz merak uyandırıcı yeni bir evreye girerken okur kitlesini daha kaygı verici ve hastalığa meyilli bir boyuta getiren Ayn Rand’in felsefesi ahlakdışılığıyla neredeyse kusursuz.” –Gore Vidal (1961) ABD tarihinde nadiren bir yazar toplumu daha az veya daha çok şefkatli bir hale getirebilmiştir. 1850’lerde Harriet Beecher Stowe ABD’yi daha insancıl bir ülke yapma adına güçlü bir kuvvetti, Afro-Amerikalıların köleliğine son vermişti. 100 yıl sonra Ayn Rand ise ABD’nin sanayileşmiş dünyanın en umursamaz ülkelerinden birine, sağlık hizmetlerinin yalnızca parası olana sağlandığı ve genç insanların iflasla ortadan kaldırılamayacak devasa öğrenci kredisi borçları ödemeye mahkum bırakıldığı, neo-Dickenscı bir topluma dönüşmesine yardımcı oldu. Rand’in etkisi geniş kapsamlı ve derin oldu. Buzdağının görünen ucunda Rand’in etkisi altında bıraktığı, Amerikan toplumunu biçimlendirmiş önemli siyasi figürler yer alıyor. 1950’lerde Ayn Rand, sonradan Atlas Silkindi’yi oluşturacak taslaklarını, ironik bir biçimde “Kolektif” adıyla anılan, genç “bireycilerden” oluşan yakın çevresine okudu. Bu toplulukta 1987-2006 yılları arasında Federal Merkez Bankası’nın, (Federal Reserve Board) başkanlığını yapacak olan Alan Greenspan de vardı. 1966’da Ronald Reagan kişisel bir mektubunda “Ayn Rand’in bir hayranıyım” yazmıştı. Bugün, temsilci Paul Ryan (Cumhuriyetçi Parti – Wisconsin) Rand’in ona siyasete atılma ilhamını verdiğini, senatör Ron Jonhson (Cumhuriyetçi Parti – Wisconsin) ise Atlas Silkindi’nin “temel kitabı” olduğunu söylüyor. Temsilci Ron Paul (Cumhuriyetçi Parti – Texas) Ayn Rand’in üzerinde derin bir etkisi olduğunu söylerken, oğlu senatör Rand Paul (Cumhuriyetçi Parti – Kentucky) ise yazarın çok daha büyük bir hayranı. Rand hayranları
.... Ne işe yarıyor bu yaratıcılık? Yöneticiler, CEO’lar, hükümetler, kanaat önderleri ve medya “yaratıcı” olmamız gerektiğini söyleyip duruyor. Görünüşe bakılırsa, modern ekonominin yeni can damarı yaratıcılık oldu. “Yaratıcı olma” telaşı, çalıştığımız işyerinden yönetim biçimine kadar etrafımızdaki her şey üzerinde büyük etkiler yaratıyor. Geleneksel şirket hiyerarşisinin de yaratıcı faaliyetleri baltalayan, artık kullanılmayan sistem olduğunu duyuyoruz. Hükümetler fazlasıyla bürokratik olduğundan, yenilikçi politikalar geliştirmeyi engelliyorlar. Regülasyonlar da esnek, çevik ve yaratıcı çalışmanın düşmanına dönüşüyor. Sosyal hizmetler ve hayır kurumları, fonları büyük oranda kesildiği için değil yeterince yaratıcı olamadıkları için sınıfta kalıyorlar. Batan hastaneler, okullar ve üniversiteler de yeterince girişimci olmadıkları, hızla değişen piyasaya ve dijital teknolojilere uyum sağlayamadıkları için iflas ediyorlar. “Yaratıcı endüstriler”, “yaratıcı ekonomi” ve “yaratıcı sınıf” gibi terimlerle kurumsallaşan bu dilin ortaya çıkmasının ardından ekonomik büyümenin en önemli paradigması “yaratıcılık” oldu. Fakat şu soru neredeyse hiç sorulmuyor: Ne yaratmamız gerekiyor? Yaratıcılığın bu yeni versiyonunun ürettiği şey, aslında maruz kaldığımızın daha fazlasıdır; yani eşitsizlik, adaletsizlik ve mülksüzleştirme. Güncel kapitalizm, kendi büyümesini sağlamak, ürettiklerinin merkezileşmesini ve parasallaşmasını sürdürmek için yaratıcılığa el koydu. Marx, kapitalizmin kendi sınırlarını sınırlardan ziyade aşılması gereken engeller olarak kabul ettiğini öngörmüştü. Sömürülecek yeni kaynakların ve seçkinler için üretilecek zenginliğin durmaksızın peşinde koşması, kapitalizmin sahip olduğu tek yaratıcılığın alternatifleri ortadan kaldırmak, daha fazla büyüme için
.... Biraz da başarısızlıkları konuşalım “Hayatta kalma yanılgısı” (survivorship bias), yalnızca hayatta kalanlara veya başarılı olanlara odaklanarak başarısızlıkları göz ardı etmemize neden olan bilişsel önyargı olarak tanımlanıyor. Başarının büyüsüne kapılmak veya yalnızca sonuca ulaşanlar üzerinden değerlendirme yapmak, bu yaygın mantık hatasını özetleyebilir. Ancak eksik veriler yanlış sonuçlara yol açabilir, korelasyonun nedensellikle karıştırılması da sizi yanlış inançlara sevk edebilir. Matematikçi Abraham Wald (1902-1950) II. Dünya Savaşı yıllarında Columbia Üniversitesi İstatistik Araştırma Grubu’nun üyelerinden biriydi, matematik ve istatistik bilgilerini askeri problemlere uyguluyordu. 1943’te, üslerine dönen B-29 bombardıman uçaklarının kayıplarının en aza indirilmesi için hangi bölümlerinin zırhlarının güçlendirilmesi gerektiğine dair bir değerlendirme yapmakla görevlendirildi. Abraham Wald ve ekibinin topladığı veriler bombardıman uçaklarının en çok hasar aldığı noktaları (kuyruk, gövde ve kanatlar) belirledi. Veriler ışığında mühendislerin aklına gelen çözüm basitti, zırh güçlendirme en çok isabet alan kısımlara uygulanacaktı. Ancak Wald bu fikre karşı çıktı, hasar alan kısımlar yerine uçakların isabet almayan kısımlarındaki zırhların güçlendirilmesi gerektiğini savundu. Böylece, (örneğin motorundan) hasar alıp düşen ve üslerine geri dönemeyen uçaklardan alınan önemli verilerin göz ardı edilmesinin önüne geçilmesini sağladı. Hayatta kalma yanılgısını tanımlayan bu fikir, başarıya odaklanarak başarısızlıkları görmemenin nasıl yanlış yönlendirici olabileceğini neredeyse kusursuz biçimde gösteriyor. Günümüzün iş dünyası ve sosyal medya bu mantık hatasının en fazla palazlandığı yerler olabilir. Hevesli girişimci adayları Steve Jobs, Mark Zuckerberg veya
Reklam