KızılCanYıldız.

KızılCanYıldız.
@Sorgazm
... BERİKİ ÜLKESİNDEKİ ÖTEKİ ACTIVIST-SOCIAL ATHEİST BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN? BİR FİKİR? SADECE BİR FİKİR? TEHLİKELİ BİR FİKİR
.... Beğeni arzusunun gölgesinde siyaset Sosyal medyanın, özellikle internet çağında doğan kuşakları beden ve akıl sağlığı açısından nasıl etkilediğini uzun süredir konuşup tartışıyoruz. “Güzel görün, iyi mekanlara git, pahalı kıyafetler giy ve hepsini paylaş” döngüsünden çıkmak giderek zorlaşıyor, bu döngü her geçen gün daha büyük kalabalıkları cezbediyor. Beğeni, sözde bir sınıf atlama aracı olarak belki de hiç olmadığı kadar görünür oldu. Sınıfınızı çalıştığınız işin değil giydiğiniz ayakkabının belirlediği yanılgısının yanına bir de göz önünde olma merakı eklenince iş çığırından çıkıyor. Beğenilmek, çok beğenilmek, hep beğenilmek derdiyle yanıp tutuşuyoruz. Üstelik bu artık yalnızca benliğimize dair bir mesele de değil. Estetik görüntüleri ya da pahalı ürünleri paylaşmanın ne anlama geldiğini artık iyi biliyoruz. Peki, ya fikirlerimiz? Hikayemizde paylaşmayı ya da retweet etmeyi seçtiğimiz (ya da bazen seçmediğimiz) düşünceler de yaşama karşı duruşumuzun belirleyicilerinden ziyade idealize ettiğimiz görünümün bir parçası olmaktan ibaret değil mi? Bilinçli, kültürlü ya da bilgili olmak da tıpkı güzel yüzlü, tarz sahibi ya da fit bir vücuda sahip olmak kadar arzu edilen bir şey. Çünkü bu nitelikler de daha üst sınıfın bir mensubu olmanın göstergesi. Tek farkı, diğerleri gibi satın alınabilir, ölçülebilir ya da kolaylıkla sunulabilir olmaması. Daha doğrusu, “o kadar da” olmaması. Bu arzulanan özelliklere sahip olmaktan politik olmaya uzanan görünmez bir köprü var. Özellikle de Türkiye gibi bir memlekette bilinçli bir insan olup siyasetten bahsetmemek pek anlamlı değil. Hal böyle olunca, mevcut ekonomik koşullarda (farkına varmayı istemese de) her geçen gün işçileşen küçük burjuvanın yanıtlaması gereken koca bir soru beliriyor: Sosyal medyada düşüncelerimi nasıl,
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
.... Sen çok güçlü bir kadınsın “Sen çok güçlü bir kadınsın, böyle ne istediğini, nasıl davranması gerektiğini bilen kadınlar benim çok hoşuma gidiyor, kimseye bağlı değilsin.” Bu sözleri, otobüs durağında benimle birlikte bekleyen çiftin konuşmasına kulak misafiri olduğumda duydum. Meselemiz bu türden modern kadın tarifleri. Kimseye ihtiyacı olmayan, işinde azimli, alışverişe düşkün, stil sahibi, terapisini ihmal etmeyen, görünürde hiçbir şeyin peşinden koşmazken ne hikmetse istediğini de asla elinden kaçırmayan, hem dikkat çekmeye uğraşmayan hem de varlığıyla tüm dikkatleri üstünde toplayan modern kadınlar ve bunların varyasyonları. Evet, biraz karışık, ama endişeye mahal yok. Önümüzde dönüp bakacağımız, arşiv niteliğinde “kadın dergileri” ve diğer medya unsurları var. Bilgi güçtür, çözeceğiz. Geçenlerde bir parfüm beğendim, “bu kadar para vereceksem emin olmalıyım” diyerek parfümü Google’da arattım. Bütçem, zevklerimden bütünüyle emin olmam için yeterli değil. Ekşi Sözlük’te Donetella Versace’nin kokuyla ilgili yorumlarını aktaran bir yazı gördüm. Versace kokuyu duyanların kendilerini gerçek anlamda “kadın” hissetmelerini, parfümü kendilerine bir “armağan” olarak kabul etmelerini istemiş, kokuyu da “şehvetli, nadir ve narin, hem kırılgan hem vahşi” diye tanımlamış. Umarım kadın gibi hissetmenin ne demek olduğunu Donetella Hanım’ın ifadesiyle daha iyi anlamışsınızdır. Ben ister istemez bu ölçütleri sağlayabiliyor muyum diye düşündüm. Evet, geçen gün metrobüste bana dik dik bakan dedeye öfkelendim. Vahşiydim, bana çarpan yamulurdu. Sonra sinirim bozuldu, herkesin içinde katıla katıla ağladım. Kırılgan ve narinim elbette. Nadir miyim? Öyle diyenler var. Şehvetli miyim? Öğle yemeklerine şap atılan, dört erkek müdür yardımcısının koridorda kızların etek boyunu not
.... Kaçan neden kovalanır? Oscar Wilde’ın Lady Windermere’in Yelpazesi oyununda Dumby karakteri “Hayatta iki türlü trajedi vardır: Biri istediğini elde edememek, diğeriyse istediğini elde etmektir,” der. Ardından ekler: “İkinci çok daha kötü, ikinci gerçek trajedi!” Yakıcı bir güneşin altında, önünüzde masmavi uzanan buz gibi denizi düşünün. Henüz denize girmeden önce, denizde serinleyecek olmanın hayalinin zihninizi ve bedeninizi ele geçirdiği an mı, yoksa kendinizi denizin serin sularına bıraktıktan sonraki an mı daha kışkırtıcıdır? Veya açken güzel bir yemek yediğinizin hayalini kurduğunuz an mı, yoksa yemeği yediğiniz an mı daha iştah açıcıdır? Yolda olmak mı, yoksa bir yere varmak mı daha çok baştan çıkarır? Filozofların çoğu yüzyıllardır ortak bir noktada birleşiyor: Hayal etmek, sahip olmaktan daha eğlenceli. Çünkü istediğimiz şeyi elde ettiğimiz an, gerçek ne kadar ihtişamlı olursa olsun hayalimizdeki göz alıcılığı yakalama ihtimalimiz çok düşüktür. Mesele arzulamak ve sahip olmak dikotomisi olunca, en çok üzerinde durulan konu da aşktır haliyle. Bu ikilik, sadece felsefede değil sanatta da kendine sağlam bir yer edinmiştir. Mecnun, Leyla’sına kavuşamadığı için Mecnun’dur. Romeo ve Juliet önlerinde asla kavuşamayacaklarını tasdikleyen onca engel olduğu için birbirine meftundur. Masumiyet’in Bekir’i, Uğur’un peşinde koşmaktan usanmaz çünkü onu yakalamanın imkansız olduğunu bilir. Alman lirik şiirinin temsilcilerinden Rainer Maria Rilke, “Bir Tek Sensin Sen” şiirinde “Sana hiçbir zaman sarılamadığımdan vazgeçemiyorum senden,” der. Kavuşmak aşkın baş düşmanı, ulaşmak arzunun katilidir. Hedefe ulaşmak, istikametin gizil büyüsünü silip süpürür. Gece tavanı izlerken gerçekleşmesi için duyduğumuz arzuyla aklımızı yitirdiğimiz o düşler, yalnızca gerçekleşmedikçe
.... Devlet dediğin halka karşı kurulmuş bir kumpastır, komplodur. Zengin ve güçlülerin yararına çalışan, tamamen fesat maksadı ile yapılmış gizli bir anlaşmayı ve çok büyük bir vahşeti temsil eder. ― Leo Tolstoy
.... Yağma, bir toplumdaki bir grup insan için bir yaşam biçimi haline geldiğinde, zamanla kendileri için bunu onaylayan bir hukuk sistemi ve bunu meşrulaştıran bir ahlaki kod oluştururlar. ― Frederic Bastiat