KızılCanYıldız.

KızılCanYıldız.
@Sorgazm
... BERİKİ ÜLKESİNDEKİ ÖTEKİ ACTIVIST-SOCIAL ATHEİST BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN? BİR FİKİR? SADECE BİR FİKİR? TEHLİKELİ BİR FİKİR
.... Kadınlar AKP’ye mecbur mu? AKP’yi iktidara taşıyan seçmenlerin özellikleri hemen hemen tüm araştırma şirketleri tarafından incelendi, incelenmeye de devam ediyor. Herkes benimsediği politik çerçeveden bir gerekçe bulmaya çalışıyor: Nasıl oluyor da AKP hâlâ iktidarda? İktidar yarattığı bunca yıkım, bunca krizin ardından ayakta kalmayı nasıl başarıyor? Görülmemiş bir bölüşüm şoku yaşanırken yoksullar neden sağcılara oy veriyor? İktidarın kadınlara yönelik sistematik saldırılarına rağmen hâlâ kadın seçmenlerin çoğunluğunun tercihi olmasının arkasında neler var? 21 yıllık AKP iktidarı boyunca parçalanan bir topluma tanıklık ettik, maalesef etmeye devam ediyoruz. Ülkeyi “bizden olanlar ve olmayanlar” biçimde bir ötekileştirmeyle yöneten iktidarın saldırılarının hedefinde kadınlar ilk günden beri vardı. Şaşırtıcı olan, iktidarın kadınlara yönelik tüm saldırılarına rağmen AKP’nin iktidara gelişinde ve iktidarını sürdürmesinde kadın seçmenlerin katkısının bir hayli fazla oluşu. Son 21 yıl, kadın haklarının yağmalandığı, kazanımların bir bir geriye atıldığı, kadına yönelik sömürünün hayatın her alanına yerleştiği, tacizlerin ve kadın cinayetlerinin Cumhuriyet tarihinin en yüksek boyutlarına ulaştığı karanlık bir dönem olarak şimdiden tarihteki yerini aldı. Kadına yönelik şiddette cezasızlığın hüküm sürdüğü, laikliğin bütünüyle yok edildiği bir tablo yaratıldı. Kadın istihdamı tamamen piyasanın insafına bırakıldı, kadının yerinin ailesinin yanı olduğu yönünde muhafazakar bir kurgu dayatıldı. “Kadın diyorsanız aile, aile diyorsanız kadın var. Bunun haricinde kadın yok,” düşüncesi bütün şiddetiyle toplumsal ilişkilere yerleştirildi. Ailenin bütünlüğünün korunması, aile refahının artırılması, aile yapısı ve değerlerinin gelecek nesillere aktarılması gibi öneriler iktidarın
Reklam
.... Aşkı savunmak zorundayız 14 Şubat 2008’de Avignon Festivali kapsamında düzenlenen “Düşünce Sahnesi” dizisi için Fransız gazeteci Nicolas Truong ile Fransız düşünür Alan Badiou arasında aşk üstüne kamuya açık bir sohbet gerçekleşti. Modern yüzyılda dört bir yandan tehdit altında olan aşka ilişkin bambaşka bir anlatı inşa eden ve sohbet boyunca ihtirasla aşkı savunan Alan Badiou, aşkla felsefe ve siyaset arasında güçlü bağlar kurdu. Gizemli ve büyülü gelen tüm duygularımıza ve her türlü ilişkilenme biçimine farklı farklı isimler taktıkça, çözemediğimiz her şeyi hırsla rasyonalize edip duygularımızı dört duvar arasına tıkıştırdıkça, heyecanını rastlantısallığından alan karşılaşmaları flört uygulamalarının ve sosyal medya mecralarının algoritmalarına teslim ettikçe, kendimiz dışında her şeye ve herkese ilgimizi kaybettiğimiz bir aldırışsızlık hali içinde her geçen gün yalnızlaştıkça ve gitgide daha kaygılı bir hale büründükçe aşkı savunmak hiç olmadığı kadar gerekli hale geldi. Peki, aşkı neden ve nasıl savunmalıyız? Sanırım aşkı savunmaya soyunmadan önce, şunun özellikle altını çizmek gerek: Alan Badiou’nun savunduğu aşk, “antikapitalist” aşktır. Hatta Badiou, Truong ile yaptığı sohbetin yazıya geçirilmiş hali olan Aşka Övgü kitabında aşkı komünist bir duygu olarak tanımlar: “Yeri gelmişken söyleyeyim, benim gibi bir aşkın gerçek konusunun bireylerin tatmin olması değil, çiftin oluşması olduğunu kabul ederseniz, bu anlamda aşk komünisttir. İşte size bir olası aşk tanımı daha: En küçük komünizm!” Burada bahsi geçen “komünizm” beraberliği bencillikten, ortaklaşmayı kişisel menfaatten üstün tutan her türlü oluşumdur. Aşkın biri iki yapan, sonra da ikiyi bir eden kolektif bir duygunun ve düşüncenin mahsulü olduğunu düşündüğümüzde, günümüzün birey odaklı anlayışının
.... Dışarıda ekonomik kriz, evde “canım kocam” TikTok veya Instagram Reels videolarında şu manzara sık sık karşınıza çıkmaya başlamış olabilir: Evinin geniş, en kötü ihtimalle tezgaha kadar cam olan (belki bir bahçeye ama muhakkak bir yeşilliğe açılan) mutfağında tezgaha geçmiş, 1950’lerden fırlamış gibi görünen, hamur yoğurmaya veya peynir yapmaya pek de müsait olmayan elbisesiyle huşu içinde (sarhoşça bir gülümseme ve yavaşlıkla) kocası ve çocukları için taze ve organik malzemelerle çalışan bir kadın… Ya da internette gezinirken genç kızlardan duyduğunuz ve muhafazakarlaşan Türkiye’de yaşayan her feminist kadının radarına girecek olan “evinin kadını olma” hayallerine denk gelmiş, “herkese ne oluyor ?” diye merak etmiş olabilirsiniz. Hatta biraz daha ileriye gidip şu soruyu sormuş olabilirsiniz: “Bunlar bireysel seçimlerin bir sonucu mu, yoksa ideolojik bir kuşatmanın mı içindeyiz?” Neredeyse her alanda aklımızda beliren “bireysel mi, ideolojik mi?” sorusu, konu kadınlar ve yaşam tarzları olunca ortaya çıkması kaçınılmaz bir soruya dönüşüyor. “Geleneksel eş” diye Türkçeye çevrilen “tradwife” hareketiyle Reels ve TikTok videolarında sıkça karşılaşıyoruz, elbette ismi konmadan. “Geleneksel eş” bize uzak veya yabancı bir kavram değil. Akıllara hemen X kuşağı ebeveynlerimiz gelebilir ya da abartılı süslemelerin, içten gelen coşkulu fedakarlıkların sunum tepsilerine veya kahvaltı masalarına yansıdığı o “kocişim de kocişim” diyen yeni gelinlerin “tatlı telaşını” düşünebiliriz. Ne var ki, bu “kocanı 1950’lerdeki gibi şımart” akımı yalnızca sosyal medyanın gündeminde olan bir mesele değil. Bu geleneksel hareket, Batı’nın aşırı sağcı ve anti-feminist gruplarının savunduğu bir şey olmaktan çıkıp, önce Instagram reels kurgularına, daha sonra ilişki beklentilerine ve gelecek
.... Çağdaş kadının bağımsızlık korkusu: “Sindrella Kompleksi” Sindirella Kompleksi’ni ilk duyduğumda adı itibarıyla ve kadın meselelerine ilgim olduğundan dikkatimi çekti, biraz araştırdım. İnternette tatmin edici bir kaynağa rastlayamadım. Fakat yazar Colette Dowling’in Sindrella Kompleksi adında bir kitabı olduğunu görünce derhal sipariş ettim, okumaya başladım. Belirtmem gerekir ki, kitabı “Gerçekten de öyle! Hadi canım! Demek bu yüzden. Ah, evet tam da benim hissettiğim!” diyerek okudum. Her kadının kendine dair bir şeyler bulabileceği, bir miktar aydınlanma da yaşayacağı şahane bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Yer yer kitaptan alıntılar da yaparak Sindrella Kompleksi’ni açıklamaya çalışacağım. Dowling, kitabın ilk kısmında Sindirella Kompleksi’ni ve kitabın savını şöyle özetliyor: “Bu kitabın savı kişisel, ruhsal bağımlılığın (başkalarının bakımı ve gözetimi altında olmaya yönelik derin arzunun) bugünün kadınını engelleyen temel güç olduğudur. Kadını, aklını ve yaratıcılığını tam olarak kullanmaktan alıkoyan ve büyük ölçüde bastırılmış tutumlardan ve korkulardan oluşan bu olguya, Sindrella Kompleksi diyorum. Sindrella gibi, bugünün kadını da hâlâ dışarıdan bir şeylerin kendi yaşamlarını dönüştürmesini istiyor.” Yazar, Sindirella Kompleksi’ni “çağdaş kadının bağımsızlık korkusu” diye ifade ediyor. Yüzlerce yıldır süregelen erkek egemen sistemde, kadınlar olarak doğduğumuz andan itibaren bir gün beyaz atlı prensimizin geleceğine, evlenip yuva kuracağımıza, çocuklarımız olacağına, evimizin becerikli hanımı olacağımıza, muradımıza ereceğimize, mutlu mesut yaşayıp gideceğimize dair dayatmalara maruz kaldık. O beyaz atlı prens bir gün muhakkak gelecekti, nasıl bir hayatın içindeysek bizi oradan çekip çıkaracak ve birlikte masalsı bir hikayenin içine
.... Bir işçi ölümünün “dayanılmaz hafifliği” Zincirlerle çekiyor işçiler Güneşi yatağımın başına Ben nasıl çıkarım bu kirli yüzle Güneşin karşısına? Celal Sılay Milan Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği romanındaki “dayanılmaz hafiflik” ifadesinin, birçok yazıya başlık olmasının artık sinir bozucu hale geldiğini kabul ediyorum. İnsan dünyada ve hayatta bu kadar çok “dayanılmaz hafiflik” olmasına şaşırıyor hakikaten. Hal böyle olunca da başlıkta bu ifadeyi gören tecrübeli okurun iç sıkıntısıyla yazıyı görmezden gelmesi muhtemel. Ancak Kundera’nın ifadesinin dehşetli yalınlığı ve güzelliği o kadar ayartıcı ki insanın aklına ilk gelen şeyin doğal olarak özgün olduğunu vehmeden yazar kısmına hak veresi geliyor. Velhasıl, yazıya bu başlığı atarken böyle kuruntulara kapılmadığımı ve yazının bu başlığı hak ettiğini söylemek istiyorum: Bir işçinin ölümü gerçekten dayanılmaz şekilde hafiftir. Ölmek ne hafif şey, anne Artık küreselleşmiş kültürün hemen her tezahüründe ölüm anını bir hafifleme olarak hayal ediyoruz. Her ne kadar analitik zihin felsefesinin kutupları “Ölüm yaşam olaylarından biri değildir,” dese de ölümle, ruhun beden kafesinden kurtulup nihai kutsiyete kavuşacağını varsayıyoruz. Ölümden hemen sonra gerçekleşen 21 gramlık ağırlık kaybından tutun da “ölüm tecrübesini” yaşayanların önlerinde açılan yüce bir ışık tarafından çağrılıp, ona doğru yürümelerine kadar ölüm “hafifleten’’ bir yaşam olayı, bir kurtuluş. Halbuki bizi kuşatan ölümü bu şekilde hafifletmeye çalışmamıza rağmen, varoluş filozofları ölümü yaşamın içinde bir var olma hali olarak düşünüyor. Ölüme-doğru-olmak insan varlığının yaşam koşulu ve hatta ölüm, imkanların imkanı. Ölümü bunca ağırlaştıran ve yaşamın her anına teşmil eden bu düşünce dizgesinin hoşumuza gitmediği aşikar. Bu fikri
Reklam