Kunduracı Gustavo yaşlıdır ve ölür. Dükkanında bir çift sandaleti tamir ederken ölür. Bir melek cennete kadar ona eşlik eder. Yolun bir yerinde melek konuşur: istersen şimdi aşağı bakabilir ve hayatının bıraktığı hayat izlerini görebilirsin. Yaşlı adam meleğin dediğini yapar ve adımlarının uzun izini görür. Yine de gördüğü şey aklını karıştırır. Peki neden, diye sorar, ayak izlerim iki-üç kere, uzunca bir mesafe boyunca kesilmiş, sanki hayatım bitmiş de ölmüşüm gibi? Bu nasıl mümkün oluyor? Melek gülerek cevap vermiş: onlar seni benim taşıdığım zamanlar!
Sırların küçük olduğunu düşünürüz, değil mi? Küçük oldukları için saklanabilen ve sır olan kıymetli mücevherler, keskin taşlar ya da çakılar gibi. Ama çok heybetli sırlar da vardır ve tam da bu heybetleri yüzünden gizli kalırlar, sadece kollarını etraflarına dolamaya çalışanlar bilir onları. Bu sırlar vaatlerdir.
Umutla beklenti arasında büyük fark var. İlk başta süreyle ilgili olduğunu düşünmüştüm, umudun daha uzaktaki bir şeyi beklemek olduğunu. Yanılmışım. Beklenti bedene ait, umutsa ruha. Fark bu. İkisi birbiriyle temas ediyor, birbirini tetikliyor ya da yatıştırıyor ama her birinin hayali farklı.