Güzel olan şeyler herkese tavsiye edilmez. Kitabı herkese tavsiye etmiyorum çünkü bu kitabı incelik nedir bilen okusun, bilmeyen değil. Hassasiyet nedir bilen okusun, bilmeyen değil. Edebiyat seven okusun, hani taşı sıksa suyunu çıkartır diye bir deyim var ya bu kitabı sıksanız içinden edebiyat akar, mesela iyileşmesini istemediğimiz acılar var diyor. Acınız yoksa okumayın acının ne olduğunu bilmiyorsanız okumayın. Bu kitabı tavsiye edebileceğim insan sayısı azdır ve incelik nedir bilen insanlara bu kitap bir şekilde ulaşır. Mektup yazmayı sevenler okusun, sevmeyenler değil. Mektup okumayı sevenler okusun, sevmeyenler değil ve en önemlisi sevmeyi bilenler okusun, sevmeyi bile sevmeyenler okumasın. Ama kitabı okuyalımda sevmeyi öğrenelim demeyin başka kitaplardan öğrenip öyle bu kitabı okuyun çünkü sevgisiz yüreklerinize işlemeyecektir eminim.
Kitabı ve bana hissettirdiği duyguyu özetlemek istesem; bir kediyi okşamış olmanın verdiği mutluluk, huzur ile eş değer derim.
Bir kediyi okşamışlığınız yoksa bu kitabı okumayın derim bırakın bu kitabı bir kediyi okşayınca mırıldanmasını dinlemekten mutlu olan insanlar okusun.
* Buraya iş merkezi yapacaklarmış ve bütün geçitler, bel vermiş evler, sevilen köşeler buldozerlerle ortadan kaldırılacak.
- Buldozer gibi insanların hayallerini ya da anılarını yıkan insanlardansanız bu kitabı okumayın bırakın anıları anımsayınca mutlu olan insanlar okusun bırakın hayalperest insanlar okusun.
* Seninle kafamda sürekli konuştuğum için bazen mektuplara ne yazıp ne yazmadığımı bilemiyorum. Mektuplara bu kadar çok şey doldurulabileceği kimsenin aklına gelir miydi?
- Gelmezdi benim aklıma hiç gelmezdi daha doğrusu, bir insan mektup yazarken nasıl bu kadar güzel olabilir her şeyi ama her şeyi aktarmaya çalışır bu benim aklıma gelmezdi ve hiç
John Berger 'ın " A'dan X'e " kitabını okuyup bitirdiğimde , bende bıraktığı o samimi, sessiz ama bir o kadar da güçlü hissi tarif etmek zor. Gerçekten çok sevdiğim, özel bir kitap oldu benim için ve yazar ile de ikinci kez bu kitabı ile tekrar buluşmuş oldum. Mektup formatında olması, Aida'nın hapisteki sevgilisi Xavier'e yazdıklarını okuyor olmak, beni doğrudan hikayenin içine, o mahrem, bekleyiş dolu alana çekti.
Beni en çok etkileyen şey, A'ida'nın o kadar zor koşullar altında bile Xavier'e duyduğu o sarsılmaz sevgi, umut ve bağlılıktı. Mektuplardaki dil o kadar naif, o kadar içten ki... Berger'ın o kendine has gözlem gücü, A'ida'nın kelimelerine yansıyor. Günlük hayatın en küçük ayrıntıları – bahçedeki bir bitki, pişirilen bir yemek, bir anı, duyulan bir ses – nasıl bir direnişe, bir yaşama tutunma çabasına, sevginin ifadesine dönüşebiliyor, bunu görmek çok etkileyiciydi.
Kitap sadece bir aşk hikayesi değil aslında; aynı zamanda baskı altında yaşamanın, umudu korumanın, dışarıdaki hayatın içerideki için nasıl bir nefes olabileceğinin ve kelimelerin, anlatmanın nasıl bir sığınak, bir özgürlük alanı yaratabileceğinin de hikayesi. Çok kısa olmasına rağmen, inanılmaz yoğun, katmanlı ve düşündürücüydü. Berger'ın o şefkatli bakışı ve kelimelerle yarattığı o derinlik, bende kalıcı bir iz bıraktı. Çok özel buldum gerçekten…
Şehir merkezinde bulunan eski bir hapishanenin 73 numaralı hücresinde iki kez müebbete mahkum edilen Xavier isimli bir mahkum yatmaktadır.Hapishane kapatıldıktan sonra bu hücrede ayrı ayrı bölümlere konulmuş üç tomar mektup bulunur. Bu mektupları kim olduğunu gerçekte bilmediğimiz Eczanede çalışan A’ida Xavier’e göndermiştir.
Mektuplara sadece aşk mektubu demek haksızlık olur. A’ida mektuplarla Xavier’in ruhunu besliyor adeta. Ona dışardaki yaşamı mektuplarla yaşatıyor. İçinde aşk da var,özlem de var umutta.
Bu sözü bir yerden hatırlamaktadır A’ida. Bu onun isteğidir aynı zamanda “Nehir boyu çıkarsan bir çiçek topla bana,benden önce ölürsen bekle mezarın başında.”
“Sesinde bekleyiş var” diye yazarken A’ida Cemal Süreya geldi aklıma. Sesler sözlerden önce bir şeyler anlatabilir insana. Bunun için biliyor musun sesinde ne var diye soruyordu şair 8.10 Vapuru’nda.
Bana ilginç gelen yerler oldu. Türkçe isimler geçiyor mektuplarda. Bir yerde Can YÜCEL den bir hikaye ,bir yerde Bejan MATUR’dan bir şiir.
Bir mektupta İbn-i Haldun ve Aristo çıktı karşıma. İnsan bedeni ve ruhunun bütünlüğünü, hücrelerin iletkenliğini getirip aşka bağladı A’ida. Bunun için ben sen oldum sen de ben diyordu.
Kitap bir kadın ve bir erkek portresiyle başlayıp aynı portrelerle sona eriyor. Çoğu mektubun sonuna A’ida ellerini çizmiş. Çizilen eller çok hoş bir mesaj iletimiydi.
Bir gün A’ida nın kapısına bir yaşlı dayanmıştı. Şeker hastası bu yaşlı A’ida’nın
Yardımıyla hayatta kalmıştı. Bir zaman sonra onu kahve içmeye çağırdı bu yaşlı. Sonra gördük ki adı Hasan’mış ve şiirler yazarmış. Bir de annesinin canı sıkılınca annesine masallar okurmuş.
Bu sözde onun” Belki de bütün şairler tek bir şiir yazar ve onu yazmak bir ömür sürer.”
Mektuplar hep ilgi çekici olmuştur. Belki de Kafka’nın
Hapishanelerin olmadığı bir şehirde -hiç olmuş mu böyle bir şey acaba ?-mektupları bu kadar çok şey doldurabileceği kimsenin aklına gelir miydi ?
Zamanı durdurmanın yoludur yazmak. Hatırlamaktır, aşktır öfkedir…
İnsan anı biriktirendir. Ve mektup yazmak en büyük anıdır. İki kişilik bir
hayata sığdırılan biri içerde tutsak, biri dışarda, ikisi birbirine tutsak büyük bir özlem ,öfke ,hasret ,siyaset dolu derin ve umutlu herhangi iki kişinin mektupları bunlar…
Politik ve felsefi yönleri de olsa içinde buram buram aşk olan bir kitabı bu kadar sevebileceğimi asla tahmin etmezdim. Belki ayrılık ve özleme dair olduğu içindir.
İlgiyle okudum, iki kez müebbet almış bir sevgiliye hissedilen duygular nereye evrilecek diye merakla ilerledim. Sevgiye olan inancım tazelendi. Bende oturup mektup yazma isteği yarattı, böyle aklına gelen önemsiz, saçma, günlük rutin yaşayışı anlatmak gibi yani günlükte olur tâbi. Ama okuyucusunun olması dışardan içeriye umut göndermesi çok kıymetli. Zihin ve beden arasında yaşayan iki insan.
Mektup okumayı sevenlerin tercih edeceği bir kitap. Hem kendi dönemini yansıtıp hem de bize sıcak bir aşk hikayesi sunuyor. Kitaplar hakkında bir şeyler yazarken, onları anlatmaya çalışırken çok zorlanıyorum. Çünkü hissettiklerimi yazıya dökmek benim için biraz zor oluyor. Bazı mektupları okumak sıkıcıdır ama bunlar kesinlikle sizi içine sürükleyecek. Hele de dört duvar arasında kalmış ve dışardaki dünyayı sizin cümlelerinizle hatırlayan biri için yazılmış mektuplar daha çok ilginizi çekecektir.
"sadece seni görmek istiyorum
güneş batarken. bu kadar basit''
John Berger ile zulme direniyor, elimizden alınanlara ve alınacak olanlara boyun eğiyor gibi görünüp kitabın sonuna kadar özgürlük mücadelemizi veriyoruz, aşka direnmiyoruz aşka engel olanlara direniyoruz.
tüm duyguların bastırılabilir olduğunu fakat aşkın önüne bir şeyin geçemeyeceğini, verilen mücadelelerinin ortak amaçlarının insanı umuduna bağlayarak içindeki aşkı bulma yönünde olduğunu görüyoruz. günler aylar geçip gittiğinde insanın eskidiğini ama duygularının bitmeyeceğini anlıyoruz.
Özlem kokuyordu satırlar buram buram. Gölgesi altındaydı cümleler aşkın.
Merakla yoğurulmuş ve umut dolu bir eserdi.
Daha giriş kısmında Shakespeare'in sözüyle karşıladı kitap, sonrasi hep merak dolu.
Umudun insanı yaşattığını okudum satırlarda, özlemin kokusunda ve aşkın gölgesinde hüzunlendirdi kitap.
Bir söz vardır ya " Ölüm ile ayrılığı tartmişlar, iki dirhem fazla gelmiş ayrılık "
Bu sözün mektup halini okudum bu eserde.
Hangi sözcüklerle devam etsem cümleye hiçbiri kitabi anlatmama yetmeyecek.
Bahçenizden çiçekler, evinizden kitaplar eksik olmasın
Kitaptaki kadın karakter “A” ile derin duygulara sahip kadının benzerliği hissinin kuşatması altında kitabı bir günde okudum. Milena'ya Mektuplar ile benzettiğim tarafları oldu fakat düşündürücü, ilginç farkındalıklar kazandıran, detaylardaki incelikleri seven biri iseniz severek okunacak bir kitap. Ayrıca çok fazla duyguları olan, bir çok aşka tutkuya dair kitap okumuş olsanızda duygu derinliği ve detaylandırmanın inceliğine benden tam not.
Aslında Koleksiyoncu kitabını okumayı düşünüyordum. Birden bire Watsap kitap kulüplerinin birinde John Berger ‘den
“Kısa ömürlü, sonsuzun zıttı değildir. Sonsuzun zıttı unutulanlandır.” alıntısı yayınlandı.
Baktım kitap ismi A'dan X'e ilginç geldi. Başladım okumaya. Bu sebeple kitap okurken ya da bir çok konuda plan yapmıyorum. Bu gibi durumların tesadüf değil, İlahi bir kasıtdan kaynaklı denk gelme olduğunu düşünüyorum.
Duygu derinliği bakımından muazzam saf bir sevgi, gerçek bir aşk hikayesi. A’dan X’e yazılan tek taraflı mektuplar, gönderildiği halde X’in mektupları hiç okuyamamış olması, bazı mektupların yazılmış ama gönderilememiş olması ve mektup bana göre mahremdir. Bugün mektubun yerini alan mesajlar gibi.. Okuyucu olarak tüm mahreme şahit olmak etki bıraktı.
Mektuplar arasında serpiştirilmiş notlara bakıldığında, Dönemin siyasi alt yapısına hakim olanlar bu açıdan da değerlendirme yapabilir.
A’nın X’e hitapları beni en çok etkileyen kısım oldu. Farklı dillerde etkileyici hitaplar kullanmış.
#Yer Aslanım
#Mi Guapo: Yakışıklım (İspanyolca)
#Habibi: Sevgili, aşkım, Sevgilim
#Kanadım
#Mi Soplate: Benim lehim, lambam (İspanyolca)
#Ya Nur
#Hayati
#Kaynakçım
#Mi Golondrino: Kırlangıcım (İspanyolca)
Buradaki hitaplardan hangisi favoriniz?
Ben kanadım ifadesini seçiyorum. Hem kanadın işlevi açısından hem A’nın kendini bir kuş‘a benzetmesi
1926'da Londra'da doğan John Berger, İngiliz yazar ve sanat eleştirmeniydi.
İlk romanı 1958'de yayımlanan "Zamanımızın Bir Ressamı"dır. Romanı "G." İle 1972 yılında Booker ödülünü almıştır.
John Berger, mesleki kariyerine ressam olarak başladı. 1940'lı yılların sonlarına doğru Londra'da birçok sergiye katıldı. 1948-1955 yılları arasında sanat eleştirmenliğinin yanı sıra, resim dersleri de verdi.
İngilizce yazan en etkili sanat eleştirmenlerinden biri olarak tanınır. Senaryo yazarlığı ve belgesel yazarı olarak da tanınır. Bunun yanı sıra, romancı kimliği de vardır. İlk romanı Zamanımızın Bir Ressamı (A Painter of our Time) 1958'de yayımlandı.
Metis Yayınları yazarın klasikleşmiş yapıtı Görme Biçimleri'nin (1986) yanı sıra, Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı (1988), Düğüne (1997), Alain Tanner ile birlikte yazdığı 2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus (1997), Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar (1999) ve Fotokopiler (1999) adlı kitaplarıyla, özellikle görsellik üzerine denemelerini bir araya getiren O Ana Adanmış (1988) adlı seçkisini yayımlamıştır. Berger'ın son romanı Kral ise 2001 yılında Müge Gürsoy Sökmen çevirisiyle yayımlandı.
John Berger, 2 Ocak 2017'de Fransa'nın Antony kentindeki evinde 90 yaşında hayatını kaybetti.