Aslı Biçen

Aslı Biçen

YazarÇevirmen
7.8/10
4.750 Kişi
·
20,3bin
Okunma
·
33
Beğeni
·
2.766
Gösterim
Adı:
Aslı Biçen
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen
Doğum:
Bursa, Türkiye, 1970
1970'te Bursa'da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Kitap çevirmenliği yaparak geçiniyor. Dickens, Faulkner, Cortazar, Fuentes, Rushdie, Djuna Barnes, John Barth, Durrell, Arthur Phillips, A. L. Kennedy, Wallace Stevens, Ariel Dorfman gibi yazarları çevirdi. Elime Tutun ilk anlatısı, 1995 yılında yazıldı, 10 yıl sonra okurla buluşuyor. Şu sıralarda, yoğun çeviri çalışmalarından vakit bulabildiği zamanlarda bir roman yazıyor.
Gerçi ayrıntıları bilmek başka bir şey zira ayrıntılar , yaşamla ölüm , tutsaklıkla özgürlük arasındaki sınırı çiziyor. Bu yüzden sırlar önemli, sırlar hayat memat meselesi.
... Ama ben anladım ki özgürlük sadece ve basitçe istediğin zaman bir kapıdan çıkıp gidebilmekmiş. Bizi bağlayan bütün o kaygılar, verdiğimiz tavizler, kendi irademizle isteklerimizden vazgeçmek bile özgürlükmüş. Özgürlük, elini kolunu rahatça kıpırdatabilmekmiş, başını kaşıyabilmek. Bir arabadan istediğin yerde inmek, girmek istemediğin bir binaya girmemekmiş. Seni alıkoyma yetkisi verilmiş biri tarafından engellenmeden bir kapıdan çıkıp gitmekmiş.
Aslı Biçen
Sayfa 55 - Metis (3)
Kıskanmak kirli bir şey. Ona bulandığını bilsen de, battığını, gittikçe daha fazla gömüldüğünü, çıkmayı bir türlü başaramıyorsun.
Beni daha iyi tanımlayacak başka kaç kelime var ki? Belki bir tane daha, ama o hiç söylenmedi. Biçare, namemnun, iktidarsız. Kaybolmuş olumsuzluk eklerimizin ardından bize kalan o yegane -sız, sızılı ek, eksikliğin eki, yoksunluğun son sesi, kararsız, çaresiz, çıkışsız, hayatsız, sensiz.
Aslı Biçen
Sayfa 18 - Metis
480 syf.
·6 günde·10/10 puan
Bir sağ kroşe sonra sol ve yine sağ kroşe. Fowles " Fransız Teğmenin Kadını " ile beni nakavt etti.
Evet evet abartmıyorum. Öyle ki son düzlükte oturup kalktım, kalktım oturdum heyecandan okuyamadım. " Delirdim sanırım ben" dedim :) :) İnanılmaz keyif alarak okuduğum, kurguya, karakterlere, yazarın donanımına, üslubuna hayran kaldığım bir kitap oldu benim için.
Edebiyatın en güzel tarafı ters köşe yapmaya şaşırtmaya olan müsaitliği bence, sağ gösterip sol vurma... Fowles kitapta bu yönünü öyle zekice ve ustaca kullanmış ki az önce okuduğum sayfa bir sonraki sayfada ne okuduğumu sorgulattı.
Kitap isminden yola çıkarsanız bir aşk romanı okuyacağınızı düşünürsünüz. Ama asla salt bir aşk romanı değil. Viktorya döneminin en dindar en katı toplumsal kurallarını, sosyal sınıf farklılıklarını, feodal düzenin yerini almaya başlayan hiyerarşik düzeni, kahramanlarına yüklediği karakteristik özelliklerle o kadar muazzam anlatmış ki Fowles bir satırında bile sıkılmadım.
Ama ama ama... Hepsinden çok beni benden alan kadın karakter (Sarah) üzerinden verilen mesajlar. Öyle katı kuralları olan bir dönemde ; baş kaldıran, dik duran, özgüveni yıkılmaz sarsılmaz bir kadın. Kendi tutku ve isteklerini toplumsal değerlerin üstünde tutan, özgürlüğün değerini farketmiş, erkeklerin hiç de vazgeçilmez olmadıklarını anlamış, ben kadınım ve varım diye bağıran bir kadın. Toplumun baskına aldırmayan, sosyal eşitsizliğe boyun eğmeyen, bir adım arkanızda, sağınızda solunuzda değil ayaklarımın üstünde kendi yolumda kendi doğrularımla diyebilmeyi başarmış bu muazzam kadının hikayesi okunmaya fazlaca değer.
Ve Sarah' ın bu cümlelerinin altını çizerken sayfayı yırttım ;

" Olanaksız bir şey için yas tutmayı yasakladım kendime. "
Ben deneyimlemenizi çok isterim.
110 syf.
·10/10 puan
“Bir insanı mutlak olarak sindirmek, dünyada mümkün olmayan tek iş, yapılamayacak tek şeydir.”
Yazar Ay Batarken isimli eserini 1942 yılında yayımlamıştır.Fareler ve İnsanlar,Gazap Üzümleri’nden çok farklı bir şekilde kaleme almıştır.John Steinbeck’in savaşta gazetecilik yaparken içinde bulunduğu durumdan faydalanarak yazmıştır.Yazarın üslubu okur dostudur çünkü okuru okumaya ve sorgulamaya teşvik eder.Her kitabındaki kurgu çok başarılı bir şekilde kaleme almıştır.Kitabın konusuna geçmeden önce şunu belirtmek isterim ki ;
“İnsanlar fethedilmekten korkmazlar, efendim, bunu kabul etmezler. Özgür insan savaş çıkarmaz ama savaş başlamışsa yenilgiye rağmen savaşmaya devam eder. Sürü insanları, bir liderin takipçileri, bunu yapamaz, bu yüzden de muharebeleri sürü insanları, savaşları özgür insanlar kazanır. Siz de bunun böyle olduğunu göreceksiniz, edendim.”
Bu alıntı kitabın özeti niteliğindedir.İçerik olarak sessiz bir kasaba yaşayan insanların ansızın bir gün kendilerini mücadele içinde bulmasıyla nasıl bir mücadele içine girip ne olursa olsun mücadeleyi en sonuna kadar götürmemiz gerektiğini belirtmedir.Bağımsızlık için neler yapılabileceğini bizlere göstermektedir.
Keyifli Okumalar Dilerim
704 syf.
·39 günde·Beğendi·9/10 puan
Okumaya nasıl başladınız ya da insan niye okur benzeri bir soru sormuştum 1-2 yıl önce sitede. Anket linçine kurban gitmemiştim neyse ki. Arada; bir şeyler öğrenmek, gerçeği bulmak, kendini anlamak, ruhu doyurmak gibi cevaplar çıksa da, bulunduğumuz dünyadan kaçarak başka bir şey keşfetmek arzusu da bolca vardı cevaplarda. Anketsever arkadaşlar #52801987 iletisinden inceleyebilirler cevapları.

Evet, tekdüze hayatlarımızın içinde kaçabileceğimiz dünyalar arıyoruz genellikle. Çocukken dinlediğimiz/okuduğumuz masallardaki dünyaları istiyoruz belki de. Ama büyüdükçe – ne yazık ki- okuduğumuz şeyler de büyüyor. Farklı yollar seçiyoruz isteyerek ya da farkında olmadan. Arada sırada karşımıza çıkıyor yine benzer hikâyeler karşımıza. İşte o zaman heyecanlanıyoruz, Şehriyar gibi merakla bekliyoruz, rutinlerimizi bozma pahasına, anlatıcının bizi götüreceği yeri. Salman Rüştü de Geceyarısı Çocukları’nda hiç istifini bozmadan Şehrazatlığını yapıyor ve bizi -1001 olmasa da- 26 kavanoz turşu boyunca kitabına bağlamayı başarıyor.

Evet, Asya’nın güneyine gidiyoruz bu dev masalda, ülkemizde çok fazla bilinmeyen ama hakkında çok fazla önyargı bulunan Hindistan’ı – ve sonradan Pakistan’ı ve haliyle Bangladeş’’i- geziyoruz 20. Yüzyıl süresince.

Değişik bir hikâye dinleyeceğinizi bilerek başlıyorsunuz kitaba. Üzerine vurulan - Güney Amerikalı yazarların alameti farikası- büyülü gerçeklik yaftası var en başta. Hindistan tarihi var sonra. Hakkında ölüm fetvası verilen bir yazar, kesin din düşmanlığı da vardır hem. Üstelik İngiltere’nin en prestijli edebiyat ödülü olan Man Booker’ı üç kez almış bir kitap var karşımızda (1981 Booker, 1993 Booker of the Bookers, 2008 Best of the Booker) öyle ki eski sömürgelerine karşı vicdani bir rahatlamanın ötesinde bir şey bu. Gerçekten de sevilmiş bu kitap galiba. Bir milyondan fazla satmış sırf İngiltere’de.

Kitaba başladığımızda önce anlatıcımız Salim Sinai ile karşılaşıyoruz. Kaderi Hindistan’la özdeşleşmiş bir karakter Salim. Hindistan’la aynı anda doğuyor -15 Ağustos 1947 geceyarısı- ve hayatı aynı paralellikte devam ediyor.
Üç bölümden (kitap) oluşuyor Geceyarısı Çocukları, ilki Salim Sinai’nin doğumundan önce olan olaylar (Hindistan’ın bağımsızlığına kadar olan süreç), ikinci Salim’in çocukluğu (Hindistan’ın emekleme dönemleri, Pakistan’ın Ayrılması ) ve üçüncü bölümde son sönemleri (Savaş yılları Bangladeş’in bağımsızlığı, Indra Gandhi etkisi vb.) anlatılıyor. Keşmir, Agra Mumbai’nin yanı sıra Pakistan ve Bangladeş’te de geçiyor roman.

Kitabı okurken büyülü gerçekliğin o huzur veren dünyasına düşüyorsunuz düşmesine ama Salim (Salman Rüştü) sizi hiçbir zaman rahat bırakmıyor bu dünyada. Adam kelimelerle öyle bir oynuyor ki, her paragrafı adeta ağzınız açık bir şekilde dinliyorsunuz, hani şu çocukken size anlatılan masallarda olduğu gibi. Yaklaşık 500 sayfalık kitap size hem çok kısa hem de çok uzun geliyor. Çok kısa geliyor çünkü hoşumuza gidiyor anlatılanlar, akıyor adeta adamın kaleminden bizin beynimize. Çok uzun geliyor çünkü çok fazla şey yüklüyor o paragraflara yazar. Bir bölümde Hindu dini ve felsefesi, İngiliz sömürgeciliği, suikastlar, dil ayrımı, İslam/Hristiyanlık, kadının yeri, darbe planlaması vb. birçok şeyin içine gömülüyorsunuz ve bu da hoşunuza gidiyor.

Büyülü Gerçekliğin yanında postmodern bir eser Geceyarısı çocukları. Bir çok gönderme var içinde, aynı zamanda çeşitli esinlemeler de görüyoruz tabii. 1001 Gece Masalları, Yüzyıllık Yalnızlık gibi aleni şeylerin yanında dili açısından Laurence Sterne’in Tristram Shandy ’sini andırıyor biraz. Hatta ben geceyarısı çocukları konseptinde X-Men serisini, Bütün önemli olaylarda Sinai ailesinden birilerinin bulunmasında da Forrest Gump’ı hatırladım.(Benzer romanlarda olduğu gibi bunda da tesadüfler oldukça fazla:) Bununla birlikte yine de bambaşka bir şey yaratmış Salman Rüştü.

Kitapla ilgili söyleyebileceğim belki de tek kötü şey, yazarın bazı yerlerde kitabı aşması. Salman Rüştü ara sıra yukarıda bahsettiğim yoğunluk olayını öyle bir abartıyor ki çeşitli dil oyunlarıyla biz basit okuyucuyu geride bırakıp müstakil hareket etmeye başlıyor. Böyle anlarda bırakmak isteseniz de hikâyenin inanılmaz çekiciliği gitmenize izin vermiyor neyse ki.

Aslında bu kitapla ilgili yazılacak tonlarca şey daha var. En basitinden tarihsel bir roman olmasına rağmen güvenilmez anlatıcı kullanması – ki roman içinde birkaç defa bunu özellikle belirtiyor kahraman- ya da dinlerle ilgili olumsuz görüşleri olan karakterlerin bile dinin etkisinden çıkamamaları ya da kadınların çoğunlukla asıl yönetenler oldukları ya da en önemlisi “Geceyarısı Çocukları”nın ne olduğu gibi. Ama Salman Rüştü’nin anlatımı benimkinden çok daha iyi. Hindistan kültürü ve tarihi ile ilginiz varsa ya da büyülü gerçeklikle ilgileniyorsanız ya da sadece keyifli bir maceraya ihtiyacınız varsa benim yerime onu dinlemelisiniz. İyi okumalar.
174 syf.
Yüreğim ağzımda okudum her satırı.
"Bir zamanlar "ın izi vardı üzerinde, geçmişin tozu. Beni en taze acılarımdan yakalayacak kadar yeniydi.

Güzeldi. Bir acının çarkında öğütülmüştü çünkü. Törpülenmişti,kusursuzdu.

Tutkular iç içe geçti sonra. Farklı kanlar aynı damarda toplandı. Hem bir bütün hem de bir cüz halindeydi her şey.

Yüreğim ağzımda okudum her satırı.
Pazarlıksız bir dua gibiydi bazen. O kadar içten.
Kendimden çaldıklarımı hatırlattı bana. Eksilen yanlarımı. Gönüllü yok oluşumu.
Korka korka aradım kaybettiklerimi. Bulmak isteyerek ama bulmaktan korkarak..
Sebeplere düğümledim sonuçları.
Karanlık kapılarımı açtım.
Gırtlağıma kadar gömüldüm ardından.
Kemiklerim sızladı.

Yüreğim ağzımda okudum her satırı.
Gece eriyip dağıldı avuçlarımda.
Bilinmez bir ülkenin yasak ikliminde, kaderime direnmeye çalışırken..

Öldüğüm kadar öldürdüm geceyi. Her seferinde daha güçlü dikildi karşıma.
Sınırlarımı darmaduman etti acıyarak. Çünkü acımak, bir sınır ihlaliydi her şeyden önce.

Yüreğim ağzımda okudum her satırı.
Hiç olmadığım kadar çocuktum.
Kirliydim, yarımdım, yorgundum.
İçimde kötü bir şey vardı..tuhaf bir şey..yakıcı bir şey..karanlık bir şey..gece gibi.

Gece ki,
Hayatımda hiç kimse, bu kadar güzel anlatmadı bana geceyi.


Bu kitabı, nesir olduğunu düşünmeden okumak lazım. Hatta biraz daha fazlası; nesir olmadığını düşünerek, 174 sayfa uzunluğunda bir şiir okur gibi. Gözle görülene biraz daha uzaklaşarak, hislerimizin nasıl büyüyüp geliştiğine şahit olarak, kendimizi onun üslubuna bırakarak..

Olayların, kişilerin, kurgunun geri planda kaldığını hissettim okurken. Konuşan duygulardı bence. Başlarda çok derinlerden algıladım seslerini ama yaklaşık yetmiş sayfadan sonrasında, duymayı arzuladığım tonlardaydı. Gümbür gümbürdü. Sertti. Çıplaktı. Keskindi. Toz içindeydi. Uzun bir gece gibiydi. Simsiyahtı.

Kişiler arasında çökmüş bir Yahudi var. Tutkulu aşklarıyla iki kadın, eşcinsel bir doktor var. Hepsi sıradan insanlara benziyorlar, avuntusuz, oldukça gerçekçi ama acayip derecede mutsuz. Uçurum insanları dedim ben onlara. Dorukta, uçta, diptelerdi hep.

Bir kader birleştiriyordu onları. Tesadüfler, sıradan ve anlaşılırdı. Hepsinin ıstırabı boylarını aşmıştı. Yalnızlardı.

Dediğim gibi, inişleriyle çıkışlarıyla, onlarca sayfaya bedel cümleleriyle, tuhaf bir heyecan içinde bıraktı beni.
Yüreğim ağzımda okudum her satırı..





Keyifli okumalar..:)
736 syf.
·16 günde
Son zamanlarda okuduğum en farklı hikayeler oldu...

Ama ilk önce yazar hakkında birkaç cümle yazmak istiyorum Isaac Bashevis Singer kimdir? Yazdığı kitaplarındaki esas konular hangileridir?

Başlıca konusu Yahudiler ve onların yaşamları olduğu için yazar çok dikkatimi çekmişti daha önce. Açıkçası kitaplarını uzun süre bulamadım ama YKY tarafından basılmış "Toplu Öyküleri" ni görünce kendisini tanımak için uzun olsa da okumak istedim. İyi ki de okumuşum.

Isaac Bashevis Singer, 1904'te Polonya'da bir haham ailesinde dünyaya gelmiş Amerikalı bir yazardır. Ve ilerleyen zamanlarda kendisi de Varşova'da hahamlık eğitimi almıştır. Singer, 1978 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmıştır. Bunun başlıca sebebi ise eserlerinin birbirine çok benzemesine rağmen evrensel konulara hâkim olmasıdır. Yalnız Yahudiler ve onların yaşamlarını anlatmıyor bize yazar. Bununla birlikte diğer dünya halklarına da sesleniyor, birçok şeye değiniyor.

"Toplu Öyküler" kitabında yüz küsur hikaye arasından seçtiği kırk yedi hikayeyi okuyoruz. Ama öyle diğer hikayeler gibi değil hiçbiri. Kendisi de bu hikayeleri seçerken ne kadar zorlandığını söylüyor zaten.

"Edebiyat, absürd olanı gayet iyi tanımlayabilir ama kendisi absürd olmamalıdır." Bu cümle hem Singer'a hem de onun gibi yazan birçok yazara aittir. Yine hikayelerini çok sevdiğim başka bir yazar Edgar Allan Poe gibi mesela. Ne kadar gerçek dışı olayları kaleme alsalar da bunu gerçekmiş gibi yansıtmalı okura. Bu zaman iyi bir yazar olunur bence. İşin zor kısmı bunları hikayelerle yapabilmeleri. Yazdığın roman ise bunu başarma ihtimalin daha yüksek. Ama kısa öykülerde bile okuru sıkmadan tüm düşüncelerine hâkim olmak en zoru. Bunun için hikayeleri severim ben. Ve bir yazarı tanımak için ilk önce hikayelerinden başlamayı daha düzgün sayıyorum.

Peki bu öykülerindeki konular neler? Buna geçmeden önce bir şeyi de eklemek istiyorum. "Yahudilerin, Müslümanlık ve Hristiyanlık'ta olduğu gibi belli başlı iman esaslarına kavuşmalarını mümkün kılan filozof Rabbi Moşe ben Maymon (Maymonides, 1135-1204)'un meydana getirdiği ve günümüze ulaşan 13 Maddelik İnanç Esasları vardır

*Tanrı var olan her şeyin yaratıcısıdır.
*Tanrı birdir.
*Tanrı'nın bedeni yoktur, hiçbir şekilde tasvir edilemez.
*Tanrı'nın başlangıcı ve sonu yoktur.
*Yalnız Tanrı'ya dua edilmelidir.
*Peygamberlerin bütün sözleri doğrudur.
*Musa, bütün peygamberlerin en büyüğüdür.
*Elimizdeki Tora, Tanrı tarafından Musa'ya verilen ve günümüze kadar değiştirilmeden gelen kitabın aynıdır.
*Dinimiz ilahî bir dindir.
*Tanrı, insanların bütün hareket ve düşüncelerini bilir.
*Tanrı, emirlerine uyanları mükafatlandırır, uymayanları eğer tövbe etmezlerse cezalandırır.
*Tanrı gecikmiş olsa da Mesih'i gönderecektir.
*Ruhumuz ölümsüzdür. Tanrı dilediğinde ölüleri diriltecektir. "


Bu maddeleri yazarın okuduğunuz her hikayesinde farklı şekilde de olsa görüyorsunuz. Ama en çok vurguladığı "mükafatlandırma" ve "cezalandırma" , ruhun ölümsüz olması ve Tanrı'nın sonunda her şeyi düzene koyacak olmasıdır. İnsanların çoğu yaptıkları günahların affedilmesi için sık sık dua ediyor ve bunun çok büyük etkisi olacağına inanıyor. Ki bu o kadar manasız ve tesirsiz ki yazar kendisi bile sonrasında bunu böyle ifade ediyor- "İnsan başkalarının hayatına son verirken, önümüzdeki yıla sağ çıkmak için ya da cennete kabul edilmek için nasıl dua ederdi?"

Ama diğer tarafta onlara karşı koyulan ve Tanrı'nın varlığını inkar eden, ya da karışık fikirlere sahip olanlar var;

"Tanrı diye bir şey var, inan işte!"
"Varsa ne olacak? Gökyüzünün yedinci katında oturmuş, melekleri onu ilahilerle pohpohluyor, bizi de zerre kadar kaale almıyor."


"İblis diye bir şey yoktur. Tanrı yoktur."
"Emin misin?"
"Kesinlikle."
"Dünyayı kim yarattı?"
"Aman, yine şu eski soru. Doğa. Evrim. Tanrıyı kim yarattı peki? Sen gerçekten dindar mısın?"
"Bazen."

Evet, günümüzde böyle düşünenler bence çok. Ne inanıp ne inanmayanlar, kendisi bile emin olmadan başkalarını inandırmaya çalışanlar da yeteri kadar. Kendim, inananlara hiçbir zaman neden inanıyorsun diye sormadım ve düşüncelerine karşı hep saygılı oldum. Ama maalesef çok zaman inananlar karşı tarafa baskı yaparak bir şeylere zorla inandırmak çabasındalar. Ve üzücü tarafı bunu saygı, terbiye çerçevesinde yapmıyorlar. Son zamanlar sık sık gördüğüm için dikkatimi çekiyor ve kenardan hiç hoş görünmüyor. Herkes kendi bildiğine inansın ya da inanmasın, başkalarına saygılı olmak zorunda. Saygı ilk şart. Zaten bütün insanların aynı düşüncede olması mümkünsüz bir şeydir.

Yahudi kültürü, gelenekleri, yaşam tarzları, dini ritüelleri hikayelerin esas konuları. Birçok hikayesinde bunu görebiliyoruz. Ve evvelde söylediğim gibi yazarın kendi hayatından dolayı "haham" karakterini fazla görüyoruz. Bağışlanma için, topluma yol göstermek için, dini tartışmaları çözmek için başvurulan haham her şeyi düzenleyendir. O olmasa bile mutlaka yaşlı bir rehberleri olur. Onsuz yapamazlar, yollarını şaşırırlar.

Hikayelerde yazarın tüm sorunların yalnızca anlayış ve sevgiyle çözüleceğine inandığını görüyoruz. Ama bunların hiçbiri kolay bulunmuyor maalesef. Anlamayanların kavgası da hiç bitmez. Bunu farklı bir şekilde de dile getiriyor Singer; "Herkes aklını kaçırmıştı: Komünistler, faşistler, demokrasi vaizleri, yazarlar, ressamlar, din adamları, ateistler. Çok geçmeden teknoloji de çökecekti."

Kendisi her ne kadar dini inançları olan birisi olsa da aşırıya kaçan herkesi suçluyor, buraya din adamları da dahil. En çok yargıladığı da onlar zaten.

"Ölümle cezalandırılabilecek günahlar işlemişti ama ellerini yıkamadan ve şükran duası okumadan yemek yemek onu huzursuz etti."
Bir tek bu cümle bile bence her şeyi açıklıyor zaten. Fazlasına gerek yok.


Ama yazar bazı yerlerde kendisi bile ikilemde kalıyor. İnanıyor mu, inanmıyor mu kendisi de bilmiyor sanki;

"Artık dünyevi bir arzusu kalmamıştı ama içinde hala tek bir özlem yanıyordu: Gerçeği öğrenmek. Bir Yaratıcı var mıydı yoksa dünya atomlarla onların birleşimlerinden başka bir şey değil miydi? Ruh diye bir şey var mıydı yoksa düşünce beynin titreşimlerinden mi ibaretti? Ödül ya da cezayla sonuçlanan bir son hesaplaşma var mıydı? Madde var mıydı yoksa bütün varoluş bir hayalden mi ibaretti?"

Bu soruları defalarca kendi kendine sorup cevabını bulamayan diğer insanlar gibi yazar da dini inançları olan ailede dünyaya gelse de emin olamıyor bir türlü. Ama onun inandığı bir varlık mevcut. Eğer inanmazsa yaşayamaz. Başka bir hayatın mevcut olup olmamasından ise kuşkulu.

Yazarın karakterlerinde her şey var: umutsuzluk, dışlanmışlık, günahkarlık, ahlaksızlık, sevgi.. Ama hepsi kendini bulma çabasında. Bunu başaranlar da çok az.

Tüm hayatını zevk peşinde koşarak geçiren insanları gösteriyor bize yazar çok fazla yerde: içki peşinde olsun, kadın peşinde olsun, şöhret peşinde olsun fark etmez. Her şeyi gereğinden fazla istemeyi kötülüyor Singer. Çünkü insanı uçuruma götürüyor hepsi neticede. Kendisi bunun farkında olmasa da.

Gerçek diye bir şey yok yazar için. Kim neye inanırsa kendi gerçeği de odur. Ama bu herkes için böyle olmuyor. Bazıları "gerçek" adı altında her kesi inandırıyor bir şeylere. Ama neye inandırıyor? Nasıl inandırıyor? Önemli olan bu.

Kitaptaki alıntıları da çok beğendiğimi söylemesem olmaz. Mümkün olduğu kadar paylaştım ama "Üç Karşılaşma" isimli hikayesindeki bu alıntı daha başka: "Burada bir kızın ne istediğiyle ilgilenen mi var? Evlendirip kurtuluyorlar işte."

Günümüzde bile ne kadar fazla böyle evlendirilenler...

Herkese hitap edecek bir yazar değil. Ama okursanız kendinizden bir şeyler bulacaksınız emin olun. Benim gibi farklı öyküler seviyorsanız okuyun derim.

Keyifli okumalar...
704 syf.
AMA DOKTOR! O NE BURUN ÖYLE?!!
Böyle bir aşk hikayesiyle karşılaştığınızı düşünmüyorum. Ya da üzerinde on beş santimlik bir delik olan çarşafın büyüsü mü demek lazım acaba? :)

O küçücük delikten hastasını muayene etmek zorunda kalan bir doktorun garip halleri. "Ah migreni tutsa da yüzünü görebilsem.." diye iç çekişleri.
Tanımak ya da tanınmak için her gün kendinden bir parçayı gösteren ya da gören insanlar. Her gün ruhunun bir parçasını sunan kadınlar..

Zaman kavramı değişken, bilinçakışı yöntemiyle yazılmış ve bu yüzden çok severek okudum belki de.

Ama yer Hindistan.
Slogan tanıdık ;
"Keşmir, Keşmirlilerindir!!"
Areka ceviziyle, çatni turşusuyla, baharat kokan sokaklarıyla, binbir çeşit inanışı içinde yeşerten yapısıyla Hindistan.

190 yıl süren İngiltere sömürüsünün sonunda, 1947 yılında bağımsızlığına kavuşan bir ülke.

Ayaklanmaların başlatılmasının sebebi ise askerlerin kullandıkları tüfeklere ait fişeklerin, domuz ve inek yağıyla yağlanması.

İşte bu noktada, benzer ya da ortak hassasiyetlerin nasıl bir kıvılcıma dönüşüp, başta Hindu ve Müslüman olan insanları birleştirme gücüne sahip olduğunu görüyoruz.

Tabi bu sadece buz dağının üst kısmı. Ve Mahatma Gandhi.. Bağımsızlık hareketinin öncüsü. Hala özgürlük deyince aklımıza gelebilecek evrensel isimlerden birisi. Pasif direnişin babası.

Tarihle harmanlanan hikayemize dönersek ; babaanne evrende kaybolan bir kadın. Bir örümcek gibi kendini kuytu bir köşeye mahkum etmiş. Kızlarının rüyalarını bile kontrol etmeye çalışacak kadar tutucu bir kadın. Aslında kahramanların çoğu normal değil bu kitapta.

Doktor bir dede. Çocuklarına ve torunlarına bıraktığı en büyük mirası burnu. Onun burnuyla başlıyor her şey.

Önce namaz kılarken Keşmir toprağına mı çarpıyor, yoksa inançla inançsızlık arasında mı kalıyor belli değil.

Burnundan akan kan ve gözyaşları, elmas ve yakut olunca mı benliği kabarıyor, yoksa öncesinde de mi öyle, o da belli değil.

Ve yazarımızın kendine benzeyen kahramanı Salim. M.A. Cinnah 'ın, Müslüman bir ulusun doğacağını ilan ettiği gece doğan bir çocuk. İnsanların iç seslerini okuyabiliyor.
Melek miydi onunla konuşan, bilmiyor.
Oysa babası, artık onların sustuğunu söylemişti.
Gerçek miydi?
Ya da gerçeklik, nereden baktığınıza bağlı değil miydi?
Geçmiş, anlamlı ; gelecek, öylesine inanılmaz görünürken..

Saat gece yarısını vurduğunda, dünya uykudayken, Hindistan hayata ve özgürlüğe uyanıyor.
Bastırılmış, susturulmuş insanlar yeniden konuşmaya başlıyor. Babaları tarih, ülkeleri rüya olan insanlar bunlar.

Bir zamanlar sergilenen kolektif kurguda, para ve Tanrı boy ölçüşebilirken sadece, Hindistan ; özgür Hindistan oluyor artık.

Peki ya göbek bağımızdan içimize sızanlar? Annemizin, babamızın, dedemizin ; söyledikleri, yaptıkları, korktukları ve belki de kehanetleri. Hepsi miras kalıyor bize.

Bu kitapta, tarihle kişilerin özel hayatları iç içe anlatılmış. Görünen ve yaşanılan şeyin arkasındaki fon, gerçekçi ve etkileyici.

Salman Rushdie, Hindistan 'da yasaklanan, öldürülmesi için ferman çıkarılan bir yazardır. Ve okurken, din, dil, inanç sistemi, hatta ten rengine kadar tam bir etnik örgü saracak sizi.

Nadir Han' dan Emine 'ye
Ahmet Sina' dan Aliye 'ye
Hanif' den Mian Abdullah 'a, çok farklı karakterlerle karşılaşmak hoşunuza gidecek.
En önemlisi, gerçekle kurgunun bir arada yer aldığı, farklı ve derin bir iklime götürecek sizi.

Kafasının dışında sorunlar, içinde mucizeler olan çocuklarla tanışacaksınız.

Keyifli okumalar.. :)
992 syf.
·41 günde·Beğendi·Puan vermedi
“Şehrin üzerinde bir sis vardı”

Bu sis fiziksel gerçekliğinin dışında adalet sistemi üzerindeki kara bulutlar gibiydi. Aynı zamanda toplumsal ve bireysel olarak insan davranışlarına da yansımıştı. İngiltere çok büyük ve güçlü görünüyordu, oysa hem gökyüzünde hem de insanların ruhunda bir karamsarlık hakimdi.

Kasvetli Ev, Büyük Umutlar dan sonra okumuş olduğum ikinci Charles Dickens kitabı. Yazarın bu kitabında dünyasını daha iyi anlamaya başladım, mizah anlayışını, kelimelere döküşünü ve kelimelerle oynayışını beğendim.

İnsan davranışlarını analiz etmede ustalık, kitabın en fazla göze batan özelliği bence. Yazarın Bayan Summerson’a söyletmiş olduğu “ insanları ve davranışlarını izlemeyi seviyorum” ifadesiyle kendini tarif etmiş olduğu ve bu davranışlar üzerine meşgul olduğu çok aşikâr. Dolayısıyla bu birikim karakter seçimi ve tahlillerinde başarı olarak kitaba yansıyor.


Yazarın özellikle benzetmeler yaptığı bölümleri, daha sonra da aşırılıklara yaptığı vurguları çok beğendim. Kısa kısa yer vermek gerekirse;
- “Yapayalnız Tom” semtinde, karanlığın yaşayanların hayatlarına yansıması, daha sonra sabah ışıklarıyla birlikte şehrin kendisinin de istirahat edip yenilenmesine benzetilmesi.
- Bay Vholes’un büro kedisinin fare deliğini gözlemesinin Bay Vholes’un müvekkilini gözlemesine benzetilmesi.
- Masum hayvanlarla Jo’nun bilinçsizlik ve masumiyet yönüyle benzetilmesi.
- Ada’nın parasının Bay Vholes’un bürosunda gördüğü mumlar gibi eriyip gitmesine benzetilmesi.
- Avukatın elini sallamasını, adalet sistemindeki eksiklikleri sıvama niyetine benzetilmesi,
- Gemi levazımatçısı Bay Krook’un başyargıca, her şey alınan fakat satılmayan paçavracı dükkanının Chansery mahkemesine benzetilmesi,

eşya ile insan davranışları üzerine benzetmelerde ustalık olarak göze batıyor ve bunları çok değerli buluyorum.

Aşırılıklara dair yazarın sunduğu; Kararsızlığın aşırılığı, Tembelliğin aşırılığı, Lüksün aşırılığı, Şüphenin aşırılığı, Hayırseverliğin aşırılığı, Adabın aşırılığı, ayrı ayrı karakterler üzerinden ustaca anlatılıyor. İlk bakışta olumlu bile gözüken her kişilik özelliğinin aşırıya kaçtığında nerelere varabileceğine dair ince bir üslupla yerme göze batıyor. Özellikle bazı karakterler üzerinden belli başlı davranışlar, kitap boyunca tekrar edilerek zihinlere kazınıyor.

Bu kitapta yazarın, hukuk sistemine ve adaletin gecikmesine eleştiriden başlamak üzere İngiltere’nin bir çok yapısal sorununa kendine has üslubuyla göndermeler yaptığını söyleyebiliriz. Joodle- Koodle-Loodle/ Guffy- Huffy-Luffy isimleri üzerinden siyasette sorunların isimlerle değil, sistemlerle çözülebileceğine dair hiciv- eleştirilerini beğendim. Yazarın hayat hakkında sayfaların arasına sıkıştırmaya çalıştığı söylenecek çok sözü olduğunu görüyor ve buna önem veriyorum.

İkinci cildin başlarında hikayedeki karakterler arttıkça biraz zorlandığımı söyleyebilirim. Daha sonra kitap,Esther ve Lady Dedlock ana karakterleri etrafında şekillendikçe kurgu oturmaya ve akıcı hale gelmeye başladı. Yazar, kitabın sonlarına doğru bu kadar farklı karakteri ustalıkla toparladı ve güzel bir hikaye ortaya çıktı. Bu kitapta da Büyük Umutlar da olduğu gibi bir gencin maddi ve manevi tüm ihtiyaçlarını karşılamaya kendini adamış bir hami vardı. Bir romanda rastlanması pek mümkün olmayacak kadar fazla iyilik timsali karakter göze batıyordu. Ama ben özellikle, Bay Woodcourt’ı anlatan “Birilerine faydalı olabilmesi, yüce hizmetlerde bulunabilmesi şartıyla sıradan seviyeyle de yetinecek bir adam” ifadesini beğendim.

Kitapta traji-komik bir tiyatro havası hissettiğimi söyleyebilirim. Yer yer Shakespeare’ a atıflarda bulunan yazarımızın Shakespeare tiyatrolarının benzerini kitabına başarıyla taşıdığını düşünüyorum. Yazarın karakterler ve kelimeler üzerindeki bu oyununu izlemek üzere sizleri de davet ediyorum.
İyi seyirler)
315 syf.
·37 günde·Beğendi·10/10 puan
Vinç, Kamyon ya da ağır ne varsa...


Daha önce bu kitabı okumaktan daha zor bir uğraşım, daha ağır bir işim olmadı...
Kitaba gelelim...
Thomas Sutpen; hırslı, zeki, çalışkan , üç kağıtçı ve adı nefret kelimesinin sözlükteki karşılığı olabilecek kadar da kötü bir karakter.. Yaşlandım mı bilmiyorum, yorgun muyum onu da bilmiyorum ama bir günde en fazla 40 sayfa okuyabildiğim tek kitap oldu. Bazen kitabı duvara fırlatmak geçti içimden ya da kaza süsü vererek çay dökmek tabiki yapamıyor insan. Her ne kadar sıksa da bir sonraki sayfasını bu kadar merak ettiğim bir kitap daha olmamıştır.
Kitabın genelinde bir nefret ve kin karmaşası var, misalen
" Kırk üç yıllık nefret, kırk üç yıl çiğ et yemiş gibi kuvvetlendirmişti Onu.(syf 286 )

Nefretin düşmanlığın ana sebebi sadece Sutpen değil elbetteki. Evlendiği eşinin melez olduğunu öğrenen Sutpen'in olduğu yerden kaçmasına neden oluşu ve bir oğlu olduğunu bilmemesi. Tekrardan evlenmesi ve bu yeni evlilikten olan talihsiz kızına haberdar olmadığı oğlunun , haberdar olmasına kadar aşık olması, ikinci evliliğin öbür ferdi Henry' nın de kardeşine duyduğu aşk ve sevgi karmaşasında içinden çıkılmaz olaylar.

Karmaşanın bir sebebi de olmadığınızı sandığınız halde birden ortaya çıkan bir yetim sevgi. Biri çıkıp birini seviyor , o sevgi düşmanlığa neden oluyor , baba başkahraman iken neredeyse perde arkasında müdahalesini sürdürüyor biz görmüyoruz sadece hissediyoruz. Ve onun" yüz kilometrekaresi "

Cümleler o kadar ağır geliyor ki bazen üç kez tekrar etmek gerekiyor, nokta deseniz hak getire, virgüller biraz dinlenmek içinken burada tam tersine , virgül olan yeri daha hızlı okumak gerekiyor.

Son olarak herşeye rağmen hayatımda okuduğum en ağır dilli kitaptı bir daha söyleyeyim. Bu kitabı okumadan önce lütfen dünya üzerinde canınızı sıkan hiçbir şey olmasın, mümkünse bir aylık bir planı bu kitaba ayırın derim.
Eğer sokakta, yolda, caddede , nerede olursa olsun elinde bu kitabı bulunduran kim olursa , nasıl biri olursa olsun hemen gidip benimle bir kaç çay içip bu kitabı yorumlamaya zorlayacağım. (Kendimi bir an Sutpen gibi hissettim:))
Herkese Saygılar ve Sevgiler..
(Yaşarsam 60 yaşıma bastığımda bir kez daha okuyacağım ..:.)
425 syf.
·Puan vermedi
Kuşkusuz edebiyatın en sevdiğim yönü ters köşe yapmaya müsait muhteviyatıdır.. John Fowles’da Fransız Teğmenin Kadını’nda bu muhteviyatı öyle zekice ve ustaca kullanmışki deyim yerindeyse kitabı bitirdikten sonra da bana sadece ağzı açık kalmak düştü. Kitap İngiltere Victorya Dönemi’nde yaşanan bir aşkı anlatıyor gibi görünse de aslında geniş bir içeriğe sahip. Dönemin Aristokrasisine,Hristiyanlığa,toplum yapısına edebiyatçıların kendilerine has vurucu eleştirileriyle göndermeler yapmış Fowles..Aynı zamanda kitap bir başkaldırı niteliğinde.. Basmakalıp,tekdüze ilerleyen herşeye bunun yanında romanın yapısına da kalemiyle savaş açmış Fowles ve şu ya da bu kurala bağlı kalmadan da dünya çapında bir roman yazılabileceğini göstermiş..Tüm bunların yanı sıra yer yer -evet bu kitabın yazarı benim ve sen de okuyucu olarak yazdıklarıma saygı göstermek zorundasın”diye satır aralarından size sesleniyor yazar..Gerçekten uzun zamandır aradığım tadı yakaladığım,yer yer deneme hissi veren ama gerçek bir roman olma özelliği de taşıyan bir solukta okunabilecek bu eser şiddetle tavsiyemdir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Aslı Biçen
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen
Doğum:
Bursa, Türkiye, 1970
1970'te Bursa'da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Kitap çevirmenliği yaparak geçiniyor. Dickens, Faulkner, Cortazar, Fuentes, Rushdie, Djuna Barnes, John Barth, Durrell, Arthur Phillips, A. L. Kennedy, Wallace Stevens, Ariel Dorfman gibi yazarları çevirdi. Elime Tutun ilk anlatısı, 1995 yılında yazıldı, 10 yıl sonra okurla buluşuyor. Şu sıralarda, yoğun çeviri çalışmalarından vakit bulabildiği zamanlarda bir roman yazıyor.

Yazar istatistikleri

  • 33 okur beğendi.
  • 20,3bin okur okudu.
  • 361 okur okuyor.
  • 9,2bin okur okuyacak.
  • 455 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları