Aslı Biçen

Aslı Biçen

YazarÇevirmen
7.8/10
3.419 Kişi
·
14.861
Okunma
·
23
Beğeni
·
1740
Gösterim
Adı:
Aslı Biçen
Unvan:
Türk Yazar Çevirmen
Doğum:
1970 Bursa
1970'te Bursa'da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Kitap çevirmenliği yaparak geçiniyor. Dickens, Faulkner, Cortazar, Fuentes, Rushdie, Djuna Barnes, John Barth, Durrell, Arthur Phillips, A. L. Kennedy, Wallace Stevens, Ariel Dorfman gibi yazarları çevirdi. Elime Tutun ilk anlatısı, 1995 yılında yazıldı, 10 yıl sonra okurla buluşuyor. Şu sıralarda, yoğun çeviri çalışmalarından vakit bulabildiği zamanlarda bir roman yazıyor.
İnsan gibi insan olmayı da beceremeyeceksek dünyada işimiz ne? Bizi çıkarlarımızın, korkularımızın, rahatımızın idare etmesine izin vereceksek.
Bir yerde yaşayan herkesin vicdanı rahat değilse, haksızlık ve mağduriyetin sıcak nefesi durmadan burunlara çarpıp mideleri bulandırıyorsa, mutluluk mümküm olmaz kimse için.
Gerçi ayrıntıları bilmek başka bir şey zira ayrıntılar , yaşamla ölüm , tutsaklıkla özgürlük arasındaki sınırı çiziyor. Bu yüzden sırlar önemli, sırlar hayat memat meselesi.
Kıskanmak kirli bir şey. Ona bulandığını bilsen de , battığını , gittikçe daha çok gömüldüğünü , çıkmayı bir türlü başaramıyorsun.
... Ama ben anladım ki özgürlük sadece ve basitçe istediğin zaman bir kapıdan çıkıp gidebilmekmiş. Bizi bağlayan bütün o kaygılar, verdiğimiz tavizler, kendi irademizle isteklerimizden vazgeçmek bile özgürlükmüş. Özgürlük, elini kolunu rahatça kıpırdatabilmekmiş, başını kaşıyabilmek. Bir arabadan istediğin yerde inmek, girmek istemediğin bir binaya girmemekmiş. Seni alıkoyma yetkisi verilmiş biri tarafından engellenmeden bir kapıdan çıkıp gitmekmiş.
Aslı Biçen
Sayfa 55 - Metis (3)
Beni daha iyi tanımlayacak başka kaç kelime var ki? Belki bir tane daha, ama o hiç söylenmedi. Biçare, namemnun, iktidarsız. Kaybolmuş olumsuzluk eklerimizin ardından bize kalan o yegane -sız, sızılı ek, eksikliğin eki, yoksunluğun son sesi, kararsız, çaresiz, çıkışsız, hayatsız, sensiz.
Aslı Biçen
Sayfa 18 - Metis
Her yerde, bütün yüksek şeylerin üzerine yuva kuran, tarlaları arşınlayan, gökyüzünü halkalayan leylekler.
Yüksek sesle adını bağırdı biri arkadan.
"Hop, Cemal."
174 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
Yüreğim ağzımda okudum her satırı.
"Bir zamanlar "ın izi vardı üzerinde, geçmişin tozu. Beni en taze acılarımdan yakalayacak kadar yeniydi.

Güzeldi. Bir acının çarkında öğütülmüştü çünkü. Törpülenmişti,kusursuzdu.

Tutkular iç içe geçti sonra. Farklı kanlar aynı damarda toplandı. Hem bir bütün hem de bir cüz halindeydi her şey.

Yüreğim ağzımda okudum her satırı.
Pazarlıksız bir dua gibiydi bazen. O kadar içten.
Kendimden çaldıklarımı hatırlattı bana. Eksilen yanlarımı. Gönüllü yok oluşumu.
Korka korka aradım kaybettiklerimi. Bulmak isteyerek ama bulmaktan korkarak..
Sebeplere düğümledim sonuçları.
Karanlık kapılarımı açtım.
Gırtlağıma kadar gömüldüm ardından.
Kemiklerim sızladı.

Yüreğim ağzımda okudum her satırı.
Gece eriyip dağıldı avuçlarımda.
Bilinmez bir ülkenin yasak ikliminde, kaderime direnmeye çalışırken..

Öldüğüm kadar öldürdüm geceyi. Her seferinde daha güçlü dikildi karşıma.
Sınırlarımı darmaduman etti acıyarak. Çünkü acımak, bir sınır ihlaliydi her şeyden önce.

Yüreğim ağzımda okudum her satırı.
Hiç olmadığım kadar çocuktum.
Kirliydim, yarımdım, yorgundum.
İçimde kötü bir şey vardı..tuhaf bir şey..yakıcı bir şey..karanlık bir şey..gece gibi.

Gece ki,
Hayatımda hiç kimse, bu kadar güzel anlatmadı bana geceyi.


Bu kitabı, nesir olduğunu düşünmeden okumak lazım. Hatta biraz daha fazlası; nesir olmadığını düşünerek, 174 sayfa uzunluğunda bir şiir okur gibi. Gözle görülene biraz daha uzaklaşarak, hislerimizin nasıl büyüyüp geliştiğine şahit olarak, kendimizi onun üslubuna bırakarak..

Olayların, kişilerin, kurgunun geri planda kaldığını hissettim okurken. Konuşan duygulardı bence. Başlarda çok derinlerden algıladım seslerini ama yaklaşık yetmiş sayfadan sonrasında, duymayı arzuladığım tonlardaydı. Gümbür gümbürdü. Sertti. Çıplaktı. Keskindi. Toz içindeydi. Uzun bir gece gibiydi. Simsiyahtı.

Kişiler arasında çökmüş bir Yahudi var. Tutkulu aşklarıyla iki kadın, eşcinsel bir doktor var. Hepsi sıradan insanlara benziyorlar, avuntusuz, oldukça gerçekçi ama acayip derecede mutsuz. Uçurum insanları dedim ben onlara. Dorukta, uçta, diptelerdi hep.

Bir kader birleştiriyordu onları. Tesadüfler, sıradan ve anlaşılırdı. Hepsinin ıstırabı boylarını aşmıştı. Yalnızlardı.

Dediğim gibi, inişleriyle çıkışlarıyla, onlarca sayfaya bedel cümleleriyle, tuhaf bir heyecan içinde bıraktı beni.
Yüreğim ağzımda okudum her satırı..





Keyifli okumalar..:)
704 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
AMA DOKTOR! O NE BURUN ÖYLE?!!
Böyle bir aşk hikayesiyle karşılaştığınızı düşünmüyorum. Ya da üzerinde on beş santimlik bir delik olan çarşafın büyüsü mü demek lazım acaba? :)

O küçücük delikten hastasını muayene etmek zorunda kalan bir doktorun garip halleri. "Ah migreni tutsa da yüzünü görebilsem.." diye iç çekişleri.
Tanımak ya da tanınmak için her gün kendinden bir parçayı gösteren ya da gören insanlar. Her gün ruhunun bir parçasını sunan kadınlar..

Zaman kavramı değişken, bilinçakışı yöntemiyle yazılmış ve bu yüzden çok severek okudum belki de.

Ama yer Hindistan.
Slogan tanıdık ;
"Keşmir, Keşmirlilerindir!!"
Areka ceviziyle, çatni turşusuyla, baharat kokan sokaklarıyla, binbir çeşit inanışı içinde yeşerten yapısıyla Hindistan.

190 yıl süren İngiltere sömürüsünün sonunda, 1947 yılında bağımsızlığına kavuşan bir ülke.

Ayaklanmaların başlatılmasının sebebi ise askerlerin kullandıkları tüfeklere ait fişeklerin, domuz ve inek yağıyla yağlanması.

İşte bu noktada, benzer ya da ortak hassasiyetlerin nasıl bir kıvılcıma dönüşüp, başta Hindu ve Müslüman olan insanları birleştirme gücüne sahip olduğunu görüyoruz.

Tabi bu sadece buz dağının üst kısmı. Ve Mahatma Gandhi.. Bağımsızlık hareketinin öncüsü. Hala özgürlük deyince aklımıza gelebilecek evrensel isimlerden birisi. Pasif direnişin babası.

Tarihle harmanlanan hikayemize dönersek ; babaanne evrende kaybolan bir kadın. Bir örümcek gibi kendini kuytu bir köşeye mahkum etmiş. Kızlarının rüyalarını bile kontrol etmeye çalışacak kadar tutucu bir kadın. Aslında kahramanların çoğu normal değil bu kitapta.

Doktor bir dede. Çocuklarına ve torunlarına bıraktığı en büyük mirası burnu. Onun burnuyla başlıyor her şey.

Önce namaz kılarken Keşmir toprağına mı çarpıyor, yoksa inançla inançsızlık arasında mı kalıyor belli değil.

Burnundan akan kan ve gözyaşları, elmas ve yakut olunca mı benliği kabarıyor, yoksa öncesinde de mi öyle, o da belli değil.

Ve yazarımızın kendine benzeyen kahramanı Salim. M.A. Cinnah 'ın, Müslüman bir ulusun doğacağını ilan ettiği gece doğan bir çocuk. İnsanların iç seslerini okuyabiliyor.
Melek miydi onunla konuşan, bilmiyor.
Oysa babası, artık onların sustuğunu söylemişti.
Gerçek miydi?
Ya da gerçeklik, nereden baktığınıza bağlı değil miydi?
Geçmiş, anlamlı ; gelecek, öylesine inanılmaz görünürken..

Saat gece yarısını vurduğunda, dünya uykudayken, Hindistan hayata ve özgürlüğe uyanıyor.
Bastırılmış, susturulmuş insanlar yeniden konuşmaya başlıyor. Babaları tarih, ülkeleri rüya olan insanlar bunlar.

Bir zamanlar sergilenen kolektif kurguda, para ve Tanrı boy ölçüşebilirken sadece, Hindistan ; özgür Hindistan oluyor artık.

Peki ya göbek bağımızdan içimize sızanlar? Annemizin, babamızın, dedemizin ; söyledikleri, yaptıkları, korktukları ve belki de kehanetleri. Hepsi miras kalıyor bize.

Bu kitapta, tarihle kişilerin özel hayatları iç içe anlatılmış. Görünen ve yaşanılan şeyin arkasındaki fon, gerçekçi ve etkileyici.

Salman Rushdie, Hindistan 'da yasaklanan, öldürülmesi için ferman çıkarılan bir yazardır. Ve okurken, din, dil, inanç sistemi, hatta ten rengine kadar tam bir etnik örgü saracak sizi.

Nadir Han' dan Emine 'ye
Ahmet Sina' dan Aliye 'ye
Hanif' den Mian Abdullah 'a, çok farklı karakterlerle karşılaşmak hoşunuza gidecek.
En önemlisi, gerçekle kurgunun bir arada yer aldığı, farklı ve derin bir iklime götürecek sizi.

Kafasının dışında sorunlar, içinde mucizeler olan çocuklarla tanışacaksınız.

Keyifli okumalar.. :)
992 syf.
·41 günde·Beğendi·Puan vermedi
“Şehrin üzerinde bir sis vardı”

Bu sis fiziksel gerçekliğinin dışında adalet sistemi üzerindeki kara bulutlar gibiydi. Aynı zamanda toplumsal ve bireysel olarak insan davranışlarına da yansımıştı. İngiltere çok büyük ve güçlü görünüyordu, oysa hem gökyüzünde hem de insanların ruhunda bir karamsarlık hakimdi.

Kasvetli Ev, Büyük Umutlar dan sonra okumuş olduğum ikinci Charles Dickens kitabı. Yazarın bu kitabında dünyasını daha iyi anlamaya başladım, mizah anlayışını, kelimelere döküşünü ve kelimelerle oynayışını beğendim.

İnsan davranışlarını analiz etmede ustalık, kitabın en fazla göze batan özelliği bence. Yazarın Bayan Summerson’a söyletmiş olduğu “ insanları ve davranışlarını izlemeyi seviyorum” ifadesiyle kendini tarif etmiş olduğu ve bu davranışlar üzerine meşgul olduğu çok aşikâr. Dolayısıyla bu birikim karakter seçimi ve tahlillerinde başarı olarak kitaba yansıyor.


Yazarın özellikle benzetmeler yaptığı bölümleri, daha sonra da aşırılıklara yaptığı vurguları çok beğendim. Kısa kısa yer vermek gerekirse;
- “Yapayalnız Tom” semtinde, karanlığın yaşayanların hayatlarına yansıması, daha sonra sabah ışıklarıyla birlikte şehrin kendisinin de istirahat edip yenilenmesine benzetilmesi.
- Bay Vholes’un büro kedisinin fare deliğini gözlemesinin Bay Vholes’un müvekkilini gözlemesine benzetilmesi.
- Masum hayvanlarla Jo’nun bilinçsizlik ve masumiyet yönüyle benzetilmesi.
- Ada’nın parasının Bay Vholes’un bürosunda gördüğü mumlar gibi eriyip gitmesine benzetilmesi.
- Avukatın elini sallamasını, adalet sistemindeki eksiklikleri sıvama niyetine benzetilmesi,
- Gemi levazımatçısı Bay Krook’un başyargıca, her şey alınan fakat satılmayan paçavracı dükkanının Chansery mahkemesine benzetilmesi,

eşya ile insan davranışları üzerine benzetmelerde ustalık olarak göze batıyor ve bunları çok değerli buluyorum.

Aşırılıklara dair yazarın sunduğu; Kararsızlığın aşırılığı, Tembelliğin aşırılığı, Lüksün aşırılığı, Şüphenin aşırılığı, Hayırseverliğin aşırılığı, Adabın aşırılığı, ayrı ayrı karakterler üzerinden ustaca anlatılıyor. İlk bakışta olumlu bile gözüken her kişilik özelliğinin aşırıya kaçtığında nerelere varabileceğine dair ince bir üslupla yerme göze batıyor. Özellikle bazı karakterler üzerinden belli başlı davranışlar, kitap boyunca tekrar edilerek zihinlere kazınıyor.

Bu kitapta yazarın, hukuk sistemine ve adaletin gecikmesine eleştiriden başlamak üzere İngiltere’nin bir çok yapısal sorununa kendine has üslubuyla göndermeler yaptığını söyleyebiliriz. Joodle- Koodle-Loodle/ Guffy- Huffy-Luffy isimleri üzerinden siyasette sorunların isimlerle değil, sistemlerle çözülebileceğine dair hiciv- eleştirilerini beğendim. Yazarın hayat hakkında sayfaların arasına sıkıştırmaya çalıştığı söylenecek çok sözü olduğunu görüyor ve buna önem veriyorum.

İkinci cildin başlarında hikayedeki karakterler arttıkça biraz zorlandığımı söyleyebilirim. Daha sonra kitap,Esther ve Lady Dedlock ana karakterleri etrafında şekillendikçe kurgu oturmaya ve akıcı hale gelmeye başladı. Yazar, kitabın sonlarına doğru bu kadar farklı karakteri ustalıkla toparladı ve güzel bir hikaye ortaya çıktı. Bu kitapta da Büyük Umutlar da olduğu gibi bir gencin maddi ve manevi tüm ihtiyaçlarını karşılamaya kendini adamış bir hami vardı. Bir romanda rastlanması pek mümkün olmayacak kadar fazla iyilik timsali karakter göze batıyordu. Ama ben özellikle, Bay Woodcourt’ı anlatan “Birilerine faydalı olabilmesi, yüce hizmetlerde bulunabilmesi şartıyla sıradan seviyeyle de yetinecek bir adam” ifadesini beğendim.

Kitapta traji-komik bir tiyatro havası hissettiğimi söyleyebilirim. Yer yer Shakespeare’ a atıflarda bulunan yazarımızın Shakespeare tiyatrolarının benzerini kitabına başarıyla taşıdığını düşünüyorum. Yazarın karakterler ve kelimeler üzerindeki bu oyununu izlemek üzere sizleri de davet ediyorum.
İyi seyirler)
315 syf.
·37 günde·Beğendi·10/10
Vinç, Kamyon ya da ağır ne varsa...


Daha önce bu kitabı okumaktan daha zor bir uğraşım, daha ağır bir işim olmadı...
Kitaba gelelim...
Thomas Sutpen; hırslı, zeki, çalışkan , üç kağıtçı ve adı nefret kelimesinin sözlükteki karşılığı olabilecek kadar da kötü bir karakter.. Yaşlandım mı bilmiyorum, yorgun muyum onu da bilmiyorum ama bir günde en fazla 40 sayfa okuyabildiğim tek kitap oldu. Bazen kitabı duvara fırlatmak geçti içimden ya da kaza süsü vererek çay dökmek tabiki yapamıyor insan. Her ne kadar sıksa da bir sonraki sayfasını bu kadar merak ettiğim bir kitap daha olmamıştır.
Kitabın genelinde bir nefret ve kin karmaşası var, misalen
" Kırk üç yıllık nefret, kırk üç yıl çiğ et yemiş gibi kuvvetlendirmişti Onu.(syf 286 )

Nefretin düşmanlığın ana sebebi sadece Sutpen değil elbetteki. Evlendiği eşinin melez olduğunu öğrenen Sutpen'in olduğu yerden kaçmasına neden oluşu ve bir oğlu olduğunu bilmemesi. Tekrardan evlenmesi ve bu yeni evlilikten olan talihsiz kızına haberdar olmadığı oğlunun , haberdar olmasına kadar aşık olması, ikinci evliliğin öbür ferdi Henry' nın de kardeşine duyduğu aşk ve sevgi karmaşasında içinden çıkılmaz olaylar.

Karmaşanın bir sebebi de olmadığınızı sandığınız halde birden ortaya çıkan bir yetim sevgi. Biri çıkıp birini seviyor , o sevgi düşmanlığa neden oluyor , baba başkahraman iken neredeyse perde arkasında müdahalesini sürdürüyor biz görmüyoruz sadece hissediyoruz. Ve onun" yüz kilometrekaresi "

Cümleler o kadar ağır geliyor ki bazen üç kez tekrar etmek gerekiyor, nokta deseniz hak getire, virgüller biraz dinlenmek içinken burada tam tersine , virgül olan yeri daha hızlı okumak gerekiyor.

Son olarak herşeye rağmen hayatımda okuduğum en ağır dilli kitaptı bir daha söyleyeyim. Bu kitabı okumadan önce lütfen dünya üzerinde canınızı sıkan hiçbir şey olmasın, mümkünse bir aylık bir planı bu kitaba ayırın derim.
Eğer sokakta, yolda, caddede , nerede olursa olsun elinde bu kitabı bulunduran kim olursa , nasıl biri olursa olsun hemen gidip benimle bir kaç çay içip bu kitabı yorumlamaya zorlayacağım. (Kendimi bir an Sutpen gibi hissettim:))
Herkese Saygılar ve Sevgiler..
(Yaşarsam 60 yaşıma bastığımda bir kez daha okuyacağım ..:.)
329 syf.
"Bir eylem Tanrılar onu istediği için mi ahlakidir yoksa ahlaki olduğu için mi Tanrılar sever?" diye sordu Sokrates. Kitap da aslında bu soruyu tekrar tekrar sorup cevaplıyor ve bizim de cevaplamamizi istiyor.

Yazar mesleği gereği uzun yıllar maymunların davranışlarını gozlemlemis. Maymunlarda da bizde olduğu gibi yardımseverlik, empati, geleceği düşünme ve plan yapma, sakat veya artık gruba yararı dokunmayan bireye yardım etme gibi daha da listeyi uzatabilecegimiz bir sürü davranışin olduğunu yazar örneklerle ortaya koyuyor. Mesela benim aklımda kalanlardan: Bir grup fil, kör olmuş bir file her türlü yardımı yaparak onu bir an yalnız birakmiyorlar ve kör fil de uzun yıllar yaşıyor. 30 yaşındaki maymun Dorothy öldüğünde maymunların kafesinde büyük bir sessizlik oluyor tüm maymunlar toplanıyor adeta bir cenaz töreni havası hakim oluyor. İki maymuna ödül karşılığında bir şeyler yaptiriyorlar. Başta ikisine de aynı ödül veriliyor. Sonra birisine üzüm birisine salatalık veriliyor (başta salatalık veriliyordu ikisine de). Salatalık alan maymun isyan ediyor ancak daha şaşırtıcı olan ise üzüm alan maymun da üzümü reddediyor. Diğer Maymunu işaret ederek onun da üzüm almasını işaret ediyor.

"Din güzel ahlaktır." deriz. Din olmasa ahlak olmazdı falan deriz. Yazarın sözleriyle cevaplarsak: "Biz insanlar, küçük çeteler halinde savanlarda dolaşırken de epey ahlakliydik. Ancak toplum ölçeği büyümeye, karsiliklik ve itibar kuralları islememeye başlayınca ahlak koyan bir Tanrı gerekli oldu." Ve de din. Yine yazarın sözleriyle: " İyilik yapmak için pek çok sebep var, din bunlardan yalnızca bir tanesi."

Yazar kendisi de bir ateist olmasına karşın 'neo-ateist' dediği bir grup ateisti yer yer çokça eleştiriyor. Bu neo-ateistler fanatik bir taraftar grubu gibi dine saldırmaktan kendilerini alikoyamayan, dinlerin yok olduğu zaman dünyanın guzel olacağını düşünen insanlar. Yazar, bu kişileri din ile ilgili oldukları zamanlardaki dinin kendilerinde doldurduğu boşlukları bu sefer de sert ateist soylemlerle doldurmaya çalıştıklarını ifade ediyor.

İnsanlar gariptir evrim teorisine şiddetle karşı çıkarlar ancak bing bang teorisine, görelilik kuramina, newton'un kuramina ve diğer nice kurama (teoriye) karsi çıkmaz; kolaylıkla kabul ederler. Evrim teorisi diyince direkt akıllarına 'biz maymundan mi geldik, iyyy!' gibi bir ifade canlanıyor. Ancak bu ve bunun benzeri hayvan davranışlarını inceleyen kitaplari okuyun, maymunlarla ortak bir atadan gelmë fikri hiç de tiksindirici gelmeyecektir. Ne kadar farklı yanlarımız olsa da okudukça anlıyoruz ki farklı yanlarımız kadar aslında benzer yanlarimiz da var; adeta bir kökten çıkmış ağacın farkli dalları gibiyiz.

Son olarak yazar kitapta sıklıkla Ressam Bosch'un Bahçe tablosu hakkında düşüncelerine yer vermiş. Tablonun farklı kısımları görüyoruz kitap boyunca. Ben de merak ettim ve tablo hakkında onedio'da bir paylaşıma denk geldim; linkini aşağıya bıraktım.

https://www.google.com.tr/...com/amp-haber/653994

Keyifli okumalar..
72 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Kitabın arkasında benim de çok sevdiğim bir sözü var Pablo Neruda'nın: "Hayatında hiç Cortazar okumamış birisi hiç şeftali yememiş gibidir, onun eserlerini okumamış olmak sinsi ve ölümcül bir hastalığa yakalanmış olmaktır". Julio Cortazar gerçekten Marquez'in söylediği gibi bütün dünyaya kendini sevdiren tek Arjantinli mi oldu bilmiyorum; ama evet, Cortazar eserleri, asla bitmeyen, durmayan, teklemesi imkânsız, ve kendini hemen ele vermemeye yeminli bir dil ve imge nehrine girip o nehirle beraber akıp gitmek; yüzmeye çalışırken, bir dip akıntısıyla ters yüz olmak, bir kayaya, ya da bir ağaç dalına tutundum dinleneyim derken nehrin daha coşkun akmasıyla yine diplere derinlere savrulup akması ve akması olabilir ancak. Ülkemizden ancak Faruk Duman'ın dil kamaşmalı ormanı, büyülü dil ormanına benzetebilirim onu, ama orman akmaz, Duman'ın eserlerindeki orman bütün orman hayvanlarıyla, ormanda iyi ve güzel insanlara yol gösteren bir parsın ayak izleriyle doludur. Cortazar'da ise içine kendimizi bıraktığımız dil nehri, asla sakin ve asla birbirini birebir takip eden yollardan , akıntılardan değil, sıçramalardan, dalgalardan, küçüklü büyüklü şelalerden aşağılara dökülmekten ibaret, bu yüzden sakin sakin anlamayı bekleyenler için sıkıcı da olabilir. Bu nehre suyun şırıltısını dinlemek ve o şırıltıyla akıp gitmek için girenlerse aynen Duman'ın ormanındaki sis ve gölgelerin yaptığı gibi, bazen o anlamı yakayabilir, dilin lezzetini anlamanın kendisiyle birleştirip nehirle beraber o yolculuğu daha da güzelleştirebilirler.

Gözlemevi tek bir uzun hikâyeden ibaret: kitabın içinde bizzat yazarın çektiği fotoğraflar yer alıyor. Bunlar 18. yüzyılda Hindistan'da yaşamış Hint sultanı Cai Singh tarafından Hindistan'ın Racasthan eyaletinin başkenti Caipur'da yani Pembe Şehir'de yaptırdığı gözlemevinin siyah beyaz fotoğrafları. Cai Singh son derece çalkantılı bir dönemde sultanlık yapmış olsa da gözlerini göklere de dikmiş ve yaptırdığı gözlemeviyle gökleri öğrenmek istemiş. Cortazar çok ilginç bir şekilde Cai Singh'in gökleri, nice bilim adamının dünyanın her yerini, denizleri ve karaları ve herşeyi öğrenmek ve ölçü altına almak istemesi, varoluşu ölçülebilir ve herkes tarafından ortaklaşa anlaşılabilir bir bilgiye dönüştürmek istemesi üzerinden bizi bir yandan da yılanbalıklarının hayatı, doğumu, ve inanılmaz derecede şaşırtıcı yolculuğu ile beraber bu sayılara ve ölçülere indirgenmek istenen varoluşa başka bir şekilde bakmaya çağırıyor, ve bunu yerinde durmayan, bilgilerin netliği ve kesinliği yerine kelimelerin muğlaklığı, oynaklığı ve hayâl gücünün kışkırtıcılığı ile yapıyor. Peki yazarın anlattığı herşeyi, aynen onun anlattığı şekilde anlamak mümkün mü? Benim açımdan değildi..ama sanki Cortazar söylediği şeyi bize de yapıyor: edebiyat metnini birebir ölçerek, çözerek anladığını düşünmek yerine belki de aynen yılanbalıkları ve yılanbalığı olmak için on sekiz senelik yolculuklarıyla leptosefallerin yaptığı gibi kendimizi bu sert, yumuşak, dalgalı ve bol akıntılı nehire bırakmaya davet ediyor bizi....en azından benim hissettiklerim bunlardı o nehirde akıp giderken...

Cortazar seven herkese bu kitabı öneriyorum.
425 syf.
·Puan vermedi
Kuşkusuz edebiyatın en sevdiğim yönü ters köşe yapmaya müsait muhteviyatıdır.. John Fowles’da Fransız Teğmenin Kadını’nda bu muhteviyatı öyle zekice ve ustaca kullanmışki deyim yerindeyse kitabı bitirdikten sonra da bana sadece ağzı açık kalmak düştü. Kitap İngiltere Victorya Dönemi’nde yaşanan bir aşkı anlatıyor gibi görünse de aslında geniş bir içeriğe sahip. Dönemin Aristokrasisine,Hristiyanlığa,toplum yapısına edebiyatçıların kendilerine has vurucu eleştirileriyle göndermeler yapmış Fowles..Aynı zamanda kitap bir başkaldırı niteliğinde.. Basmakalıp,tekdüze ilerleyen herşeye bunun yanında romanın yapısına da kalemiyle savaş açmış Fowles ve şu ya da bu kurala bağlı kalmadan da dünya çapında bir roman yazılabileceğini göstermiş..Tüm bunların yanı sıra yer yer -evet bu kitabın yazarı benim ve sen de okuyucu olarak yazdıklarıma saygı göstermek zorundasın”diye satır aralarından size sesleniyor yazar..Gerçekten uzun zamandır aradığım tadı yakaladığım,yer yer deneme hissi veren ama gerçek bir roman olma özelliği de taşıyan bir solukta okunabilecek bu eser şiddetle tavsiyemdir.
418 syf.
·9 günde·Puan vermedi
Şafak hanımefendi, niyeyse, kitabı İngilizce olarak kaleme almış. Daha sonra Aslı Biçen tarafından Türkçeleştirilmiş eser. Metne son hali yazar ve çevirmenin ortak çalışmasıyla verilmiş. Bu durum okumayanlar için kitabın sürprizini bozmak istemediğimden detaylara giremeyeceğim bir şekilde kurgu açısından esaslı bir handikap oluşturuyor esasen, bunun yanı sıra nadiren de olsa kimi ayrıntılar göze batmıyor değil ancak buna rağmen bir okur olarak kitabın dilinden oldukça memnun kaldığımı tekrarlıyorum. Söylediğim gibi, beklentilerimi fazlasıyla düşürmüş olmam da bu duruma etki etmiş olabilir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Aslı Biçen
Unvan:
Türk Yazar Çevirmen
Doğum:
1970 Bursa
1970'te Bursa'da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Kitap çevirmenliği yaparak geçiniyor. Dickens, Faulkner, Cortazar, Fuentes, Rushdie, Djuna Barnes, John Barth, Durrell, Arthur Phillips, A. L. Kennedy, Wallace Stevens, Ariel Dorfman gibi yazarları çevirdi. Elime Tutun ilk anlatısı, 1995 yılında yazıldı, 10 yıl sonra okurla buluşuyor. Şu sıralarda, yoğun çeviri çalışmalarından vakit bulabildiği zamanlarda bir roman yazıyor.

Yazar istatistikleri

  • 23 okur beğendi.
  • 14.861 okur okudu.
  • 246 okur okuyor.
  • 6.409 okur okuyacak.
  • 314 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları