Aslı Biçen

Aslı Biçen

YazarÇevirmen
7.8/10
1.373 Kişi
·
5.285
Okunma
·
1
Beğeni
·
496
Gösterim
Adı:
Aslı Biçen
Unvan:
Türk Yazar Çevirmen
Doğum:
1970 Bursa
1970'te Bursa'da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Kitap çevirmenliği yaparak geçiniyor. Dickens, Faulkner, Cortazar, Fuentes, Rushdie, Djuna Barnes, John Barth, Durrell, Arthur Phillips, A. L. Kennedy, Wallace Stevens, Ariel Dorfman gibi yazarları çevirdi. Elime Tutun ilk anlatısı, 1995 yılında yazıldı, 10 yıl sonra okurla buluşuyor. Şu sıralarda, yoğun çeviri çalışmalarından vakit bulabildiği zamanlarda bir roman yazıyor.
İnsan gibi insan olmayı da beceremeyeceksek dünyada işimiz ne? Bizi çıkarlarımızın, korkularımızın, rahatımızın idare etmesine izin vereceksek.
Bir yerde yaşayan herkesin vicdanı rahat değilse, haksızlık ve mağduriyetin sıcak nefesi durmadan burunlara çarpıp mideleri bulandırıyorsa, mutluluk mümküm olmaz kimse için.
Kitabın arkasında benim de çok sevdiğim bir sözü var Pablo Neruda'nın: "Hayatında hiç Cortazar okumamış birisi hiç şeftali yememiş gibidir, onun eserlerini okumamış olmak sinsi ve ölümcül bir hastalığa yakalanmış olmaktır". Julio Cortazar gerçekten Marquez'in söylediği gibi bütün dünyaya kendini sevdiren tek Arjantinli mi oldu bilmiyorum; ama evet, Cortazar eserleri, asla bitmeyen, durmayan, teklemesi imkânsız, ve kendini hemen ele vermemeye yeminli bir dil ve imge nehrine girip o nehirle beraber akıp gitmek; yüzmeye çalışırken, bir dip akıntısıyla ters yüz olmak, bir kayaya, ya da bir ağaç dalına tutundum dinleneyim derken nehrin daha coşkun akmasıyla yine diplere derinlere savrulup akması ve akması olabilir ancak. Ülkemizden ancak Faruk Duman'ın dil kamaşmalı ormanı, büyülü dil ormanına benzetebilirim onu, ama orman akmaz, Duman'ın eserlerindeki orman bütün orman hayvanlarıyla, ormanda iyi ve güzel insanlara yol gösteren bir parsın ayak izleriyle doludur. Cortazar'da ise içine kendimizi bıraktığımız dil nehri, asla sakin ve asla birbirini birebir takip eden yollardan , akıntılardan değil, sıçramalardan, dalgalardan, küçüklü büyüklü şelalerden aşağılara dökülmekten ibaret, bu yüzden sakin sakin anlamayı bekleyenler için sıkıcı da olabilir. Bu nehre suyun şırıltısını dinlemek ve o şırıltıyla akıp gitmek için girenlerse aynen Duman'ın ormanındaki sis ve gölgelerin yaptığı gibi, bazen o anlamı yakayabilir, dilin lezzetini anlamanın kendisiyle birleştirip nehirle beraber o yolculuğu daha da güzelleştirebilirler.

Gözlemevi tek bir uzun hikâyeden ibaret: kitabın içinde bizzat yazarın çektiği fotoğraflar yer alıyor. Bunlar 18. yüzyılda Hindistan'da yaşamış Hint sultanı Cai Singh tarafından Hindistan'ın Racasthan eyaletinin başkenti Caipur'da yani Pembe Şehir'de yaptırdığı gözlemevinin siyah beyaz fotoğrafları. Cai Singh son derece çalkantılı bir dönemde sultanlık yapmış olsa da gözlerini göklere de dikmiş ve yaptırdığı gözlemeviyle gökleri öğrenmek istemiş. Cortazar çok ilginç bir şekilde Cai Singh'in gökleri, nice bilim adamının dünyanın her yerini, denizleri ve karaları ve herşeyi öğrenmek ve ölçü altına almak istemesi, varoluşu ölçülebilir ve herkes tarafından ortaklaşa anlaşılabilir bir bilgiye dönüştürmek istemesi üzerinden bizi bir yandan da yılanbalıklarının hayatı, doğumu, ve inanılmaz derecede şaşırtıcı yolculuğu ile beraber bu sayılara ve ölçülere indirgenmek istenen varoluşa başka bir şekilde bakmaya çağırıyor, ve bunu yerinde durmayan, bilgilerin netliği ve kesinliği yerine kelimelerin muğlaklığı, oynaklığı ve hayâl gücünün kışkırtıcılığı ile yapıyor. Peki yazarın anlattığı herşeyi, aynen onun anlattığı şekilde anlamak mümkün mü? Benim açımdan değildi..ama sanki Cortazar söylediği şeyi bize de yapıyor: edebiyat metnini birebir ölçerek, çözerek anladığını düşünmek yerine belki de aynen yılanbalıkları ve yılanbalığı olmak için on sekiz senelik yolculuklarıyla leptosefallerin yaptığı gibi kendimizi bu sert, yumuşak, dalgalı ve bol akıntılı nehire bırakmaya davet ediyor bizi....en azından benim hissettiklerim bunlardı o nehirde akıp giderken...

Cortazar seven herkese bu kitabı öneriyorum.
Vinç, Kamyon ya da ağır ne varsa...


Daha önce bu kitabı okumaktan daha zor bir uğraşım, daha ağır bir işim olmadı...
Kitaba gelelim...
Thomas Sutpen; hırslı, zeki, çalışkan , üç kağıtçı ve adı nefret kelimesinin sözlükteki karşılığı olabilecek kadar da kötü bir karakter.. Yaşlandım mı bilmiyorum, yorgun muyum onu da bilmiyorum ama bir günde en fazla 40 sayfa okuyabildiğim tek kitap oldu. Bazen kitabı duvara fırlatmak geçti içimden ya da kaza süsü vererek çay dökmek tabiki yapamıyor insan. Her ne kadar sıksa da bir sonraki sayfasını bu kadar merak ettiğim bir kitap daha olmamıştır.
Kitabın genelinde bir nefret ve kin karmaşası var, misalen
" Kırk üç yıllık nefret, kırk üç yıl çiğ et yemiş gibi kuvvetlendirmişti Onu.(syf 286 )

Nefretin düşmanlığın ana sebebi sadece Sutpen değil elbetteki. Evlendiği eşinin melez olduğunu öğrenen Sutpen'in olduğu yerden kaçmasına neden oluşu ve bir oğlu olduğunu bilmemesi. Tekrardan evlenmesi ve bu yeni evlilikten olan talihsiz kızına haberdar olmadığı oğlunun , haberdar olmasına kadar aşık olması, ikinci evliliğin öbür ferdi Henry' nın de kardeşine duyduğu aşk ve sevgi karmaşasında içinden çıkılmaz olaylar.

Karmaşanın bir sebebi de olmadığınızı sandığınız halde birden ortaya çıkan bir yetim sevgi. Biri çıkıp birini seviyor , o sevgi düşmanlığa neden oluyor , baba başkahraman iken neredeyse perde arkasında müdahalesini sürdürüyor biz görmüyoruz sadece hissediyoruz. Ve onun" yüz kilometrekaresi "

Cümleler o kadar ağır geliyor ki bazen üç kez tekrar etmek gerekiyor, nokta deseniz hak getire, virgüller biraz dinlenmek içinken burada tam tersine , virgül olan yeri daha hızlı okumak gerekiyor.

Son olarak herşeye rağmen hayatımda okuduğum en ağır dilli kitaptı bir daha söyleyeyim. Bu kitabı okumadan önce lütfen dünya üzerinde canınızı sıkan hiçbir şey olmasın, mümkünse bir aylık bir planı bu kitaba ayırın derim.
Eğer sokakta, yolda, caddede , nerede olursa olsun elinde bu kitabı bulunduran kim olursa , nasıl biri olursa olsun hemen gidip benimle bir kaç çay içip bu kitabı yorumlamaya zorlayacağım. (Kendimi bir an Sutpen gibi hissettim:))
Herkese Saygılar ve Sevgiler..
(Yaşarsam 60 yaşıma bastığımda bir kez daha okuyacağım ..:.)
Kasvetli Ev’de Dickens, toplumdaki ve İngiliz adalet sistemindeki çarpıklıkları imgelerle yansıtma yoluna gitmiştir. Kitap elli yedi önemli karakterden oluşur; fakat bu karakterler birbirlerine öyle ustaca bağlanmıştır ve zaafları öyle kendilerine özgüdür ki okuyucu için kafa karışıklığına neden olmazlar.
Toplumun alt sınıfından ya da üst sınıfından olmaları fark etmeksizin romandaki kişileri kendisine bağlayan Chancery Mahkemesi ve bu mahkemede görülen “Jarndyce Jarndyce’e Karşı” adlı miras davası, romanın ana çatısını oluşturmaktadır.

Romanda iki anlatıcı vardır: Biri romanın öne çıkan karakteri Esther Summerson, diğeri ise yazar anlatıcıdır.
Londra sokaklarını çevreleyen sis, romana da hâkimdir.
Sırlarla ve esrarengiz olaylarla örülü roman, okuyucunun merakını okuma boyunca canlı tutmaktadır.
Franz Kafka’nın Dava’sında gördüğümüz eleştirel tutum Dickens’ın Kasvetli Ev’inde de bizi karşılar. Tek fark vardır: Dava’da Bay K isteği dışında davaya dahil olurken Kasvetli Ev’de Bay C bile isteye davanın bir parçası olmuştur. Ama sistem her ikisinde de bozuktur.

Dickens, romanında işlediği sorunun güncel olmadığı, reformlarla adalet sisteminin durumunun iyileştirildiği eleştirisiyle karşı karşıya kaldığında durumun hiç de söylenilen gibi olmadığını, davaların sürüncemede kaldığını, sonuçlandıklarında da dosya masraflarının altında ezilen davacıların dava açtıklarına bin pişman olduklarını söyler. Kendisinin de başına benzeri bir durum gelmiştir.

Hem topluma hem de adalet sistemine eleştirel bir tutum getiren, toplumdaki adaletsizliğe kayıtsız kalmayan Dickens’ın eserini okumaktan büyük bir keyif duydum. Yapı Kredi Yayınlarının çevirisindeki titizliğin de bunda etkisi oldu.
Ayrıca aşkı, dostluğu, özveriyi, umudu da buldum bu romanda.

Kitapta benim için tek eksi yön, “Sunuş” kısmında kitaba dair fazlasıyla bilgi olması, bir nevi özet niteliğinde olmasıydı. Bir okuyucu olarak kitabı okumak isteyenlere naçizane tavsiyem, “Sunuş” bölümünü bir “Sonsöz” niteliğinde varsayıp kitabı bitirdikten sonra bu detaylı bölümü okumanız ve hayal gücünüzü sınırlamamanız.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
Kuşkusuz edebiyatın en sevdiğim yönü ters köşe yapmaya müsait muhteviyatıdır.. John Fowles’da Fransız Teğmenin Kadını’nda bu muhteviyatı öyle zekice ve ustaca kullanmışki deyim yerindeyse kitabı bitirdikten sonra da bana sadece ağzı açık kalmak düştü. Kitap İngiltere Victorya Dönemi’nde yaşanan bir aşkı anlatıyor gibi görünse de aslında geniş bir içeriğe sahip. Dönemin Aristokrasisine,Hristiyanlığa,toplum yapısına edebiyatçıların kendilerine has vurucu eleştirileriyle göndermeler yapmış Fowles..Aynı zamanda kitap bir başkaldırı niteliğinde.. Basmakalıp,tekdüze ilerleyen herşeye bunun yanında romanın yapısına da kalemiyle savaş açmış Fowles ve şu ya da bu kurala bağlı kalmadan da dünya çapında bir roman yazılabileceğini göstermiş..Tüm bunların yanı sıra yer yer -evet bu kitabın yazarı benim ve sen de okuyucu olarak yazdıklarıma saygı göstermek zorundasın”diye satır aralarından size sesleniyor yazar..Gerçekten uzun zamandır aradığım tadı yakaladığım,yer yer deneme hissi veren ama gerçek bir roman olma özelliği de taşıyan bir solukta okunabilecek bu eser şiddetle tavsiyemdir.
Birbirinden binlerce kilometre uzakta iki ailenin nasıl iç içe geçmiş hikayeleri olabileceğini, bakireliği, ensesti, ırkçılığı, kuşak çatışmasını, eski ve yeni İstanbul'u, kozmopolitliği, küreselliği anlatmaya çalışan bir kitap. Peki bunu yapabilmiş mi derseniz okumanızı tavsiye ederim ama beklentinizi çok da yüksek tutmamanızı tavsiye ederim.
"Bir eylem Tanrılar onu istediği için mi ahlakidir yoksa ahlaki olduğu için mi Tanrılar sever?" diye sordu Sokrates. Kitap da aslında bu soruyu tekrar tekrar sorup cevaplıyor ve bizim de cevaplamamizi istiyor.

Yazar mesleği gereği uzun yıllar maymunların davranışlarını gozlemlemis. Maymunlarda da bizde olduğu gibi yardımseverlik, empati, geleceği düşünme ve plan yapma, sakat veya artık gruba yararı dokunmayan bireye yardım etme gibi daha da listeyi uzatabilecegimiz bir sürü davranışin olduğunu yazar örneklerle ortaya koyuyor. Mesela benim aklımda kalanlardan: Bir grup fil, kör olmuş bir file her türlü yardımı yaparak onu bir an yalnız birakmiyorlar ve kör fil de uzun yıllar yaşıyor. 30 yaşındaki maymun Dorothy öldüğünde maymunların kafesinde büyük bir sessizlik oluyor tüm maymunlar toplanıyor adeta bir cenaz töreni havası hakim oluyor. İki maymuna ödül karşılığında bir şeyler yaptiriyorlar. Başta ikisine de aynı ödül veriliyor. Sonra birisine üzüm birisine salatalık veriliyor (başta salatalık veriliyordu ikisine de). Salatalık alan maymun isyan ediyor ancak daha şaşırtıcı olan ise üzüm alan maymun da üzümü reddediyor. Diğer Maymunu işaret ederek onun da üzüm almasını işaret ediyor.

"Din güzel ahlaktır." deriz. Din olmasa ahlak olmazdı falan deriz. Yazarın sözleriyle cevaplarsak: "Biz insanlar, küçük çeteler halinde savanlarda dolaşırken de epey ahlakliydik. Ancak toplum ölçeği büyümeye, karsiliklik ve itibar kuralları islememeye başlayınca ahlak koyan bir Tanrı gerekli oldu." Ve de din. Yine yazarın sözleriyle: " İyilik yapmak için pek çok sebep var, din bunlardan yalnızca bir tanesi."

Yazar kendisi de bir ateist olmasına karşın 'neo-ateist' dediği bir grup ateisti yer yer çokça eleştiriyor. Bu neo-ateistler fanatik bir taraftar grubu gibi dine saldırmaktan kendilerini alikoyamayan, dinlerin yok olduğu zaman dünyanın guzel olacağını düşünen insanlar. Yazar, bu kişileri din ile ilgili oldukları zamanlardaki dinin kendilerinde doldurduğu boşlukları bu sefer de sert ateist soylemlerle doldurmaya çalıştıklarını ifade ediyor.

İnsanlar gariptir evrim teorisine şiddetle karşı çıkarlar ancak bing bang teorisine, görelilik kuramina, newton'un kuramina ve diğer nice kurama (teoriye) karsi çıkmaz; kolaylıkla kabul ederler. Evrim teorisi diyince direkt akıllarına 'biz maymundan mi geldik, iyyy!' gibi bir ifade canlanıyor. Ancak bu ve bunun benzeri hayvan davranışlarını inceleyen kitaplari okuyun, maymunlarla ortak bir atadan gelmë fikri hiç de tiksindirici gelmeyecektir. Ne kadar farklı yanlarımız olsa da okudukça anlıyoruz ki farklı yanlarımız kadar aslında benzer yanlarimiz da var; adeta bir kökten çıkmış ağacın farkli dalları gibiyiz.

Son olarak yazar kitapta sıklıkla Ressam Bosch'un Bahçe tablosu hakkında düşüncelerine yer vermiş. Tablonun farklı kısımları görüyoruz kitap boyunca. Ben de merak ettim ve tablo hakkında onedio'da bir paylaşıma denk geldim; linkini aşağıya bıraktım.

https://www.google.com.tr/...com/amp-haber/653994

Keyifli okumalar..
Savaş görmemiş, savaşın ne olduğunu anlamamiş, sadece geçimini madende çalışarak kazanan bir halkın ( ihanetçileri saymıyorum) nasılda direndiklerini okumak çok güzeldi.
Belediye Başkanı Orden, kasabanın doktoru Winter ve aşçılar Annie ile Molyy'nin halka asla ihanet etmemelerini ve halktan kopmamaları ayrı bir gurur duyuyorucuydu. Mücadeleyi her zaman özgür insanlar kazanacak...
"Fransız Teğmenin Kadını"na yalnızca bir aşk romanı demek haksızlık olur ya da yalnızca Victoria Dönemi eleştirisi demek de öyle...
Öyle bir roman ki karakterler yazardan bağımsız bir şekilde hareket ediyor. Yazarın da istediği bu zaten, "Her şeyi ben bilirim!" edasıyla yazmamış eserini, okuyucuya da bunu arada bir hatırlatıyor.
Kitap ilerlerken yazar aniden durup okurla sohbet ediyor. Olayların akışında araya girip aslında böyle ilerlemiyordu, tepkinizi ölçtüm dercesine bir tavır takınıyor.


Kitapla ilgili yorumuma başlarken yalnızca bir aşk romanı değil demiştim.
Zengin oğlan, fakir kız klişelerine de pek tahammülü yok yazarın.
Elbette sosyal statü farklılıklarını eleştiriyor aşkın arka plânında; ama asla yapaylığa kaçmadan...
Yazar, yargı tarafsızlığı ve bağımsızlığının olmayışına da eleştirel bir şekilde değiniyor.
Kitapta, detaylı bir şekilde psikolojik vakalara da yer verildiğini hemen ekleyeyim...



Karakterlere gelirsek...
Başkarakter Charles, Charles Darwin gibi ünlü bir bilim adamı olamayacak ya da Charles Dickens gibi ünlü bir sanatçı olamayacak mizaçta, arafta kalmış bir adam.
Paleontoloji bilimi ile ilgilenmesiyle, evrime inanışıyla Charles Darwin;
zevkli yönleriyle, romantikliğiyle, yaşadığı dönemin çarpıklıklarını hassas bir biçimde ele alışıyla belki biraz Dickens ama hep arada kalmış biri...
Sevdiği kadın Sarah, insanın içine işleyen bakışıyla, onu toplum dışına itenlerin göremediklerini de kavrayabilen güçlü bir kadın...


Kitabın arka kapağında Orhan Pamuk'un kitap ile ilgili görüşleri yer alıyor. Kitabı okurken Orhan Pamuk'un "Masumiyet Müzesi"ni anımsadım sürekli. "Fransız Teğmenin Kadını"ndaki Charles ile "Masumiyet Müzesinde"ki Kemal'in benzerliği dikkatimi çekti.
Belki kitabı okuduğunuzda bana hak verirsiniz siz de.
Biraz evrim, biraz varoluş sancıları, biraz aşk...
Bu kitabı okumak isterseniz bunlara hazırlıklı olun...



Kadim dostlarımız olan kitaplarla kalın.
Keyifli okumalar dilerim :)
Geçimini madencilikle sağlayan huzurlu ve barış içinde yaşayan bir kasaba halkı, bir gün aniden askeri bir birlik tarafından işgal edilir. Kasabanın belediye başkanı gizliden gizliye bu işgale karşı halkını örgütler. Böylece askeri birliklerle kasaba halkı arasında büyük bir mücadele başlar. Özgürlüğüne düşkün bu insanların mücadelesi bir direnişe dönüşecektir.
Bağımsızlığın her şeyden üstün olduğu fikrini okuyuculara sunan bu kitap, aslında Nazi Almanyasının Avrupa işgali sırasında yasa dışı yollarla basılıp insanlara ulaştırılmıştır.
John Steinbeck, bu kitabıyla insanlara umut kaynağı olmuştur.
Aha bölündüm, şimdi bölünüyordum diye diye yüz yaşına doğru ilerleyen genç ülkemle hiç ama hiç ama hiç alakası olmayan bir roman Baba ve Piç.

Romanda geçen konulardan biri ( çok ama çok ama çok affedersiniz! ) Ermeni sorunu. Kim daha çok kelle almış hesabını yapmak yerine yazar; aynı vatanın çocuklarıydık, aynı mahallede doğduk ve doyduk gibi gereksiz bir romantizm yapmış.

Değinilen konulardan bir diğeri ise aile içi cinsel şiddet gibi gavur icadı ; yaz köşesi, kış köşesi anlayacağın her köşesi denizlerle çevrili cennet vatanımda şu ana kadar hiç ama hiç ama hiç rastlanmayan bir olay. Yazar kitap boyunca bu iki alakasız konuya niye değinmiş hiç ama hiç ama hiç anlamadım

Kitabın en büyük kusuruna gelince, nasıl söylesem,(entel ağzımla bir kitaba küfür etmiş gibi olacağım ama neyse) bu kitap utanmamış sıkılmamış çok satmış dostlar. Evet, insana okurken entelliğini hissettirmeyen bir kitap ne işe yarar ki zaten. Herkesle aynı kitabı okursam, çoğunluktan farklı olduğumu nasıl hissedebilirim ki ama di mi ?

Nasıl; çok ama çok ama çok aydınlarımız, istemedikleri bir yönetim başa geçince, yıllardır rahatsızlıklarından bahsedilen ve hiç yaşlanmayan genç subaylarımız başta olmak üzere, ordumuzu göreve çağırıyorlarsa; ben de pek kıymetli çok ama çok ama çok saygıdeğer YKST ( Yazar ve Kitap Savunma Timi) üyelerini ( tanımıyor musun yoksa yazık !) , bu kitaba ve bu kitabı beğenenlere, buram buram zeka kokan yorumlarıyla hadlerini bildirmeye çağırıyorum.

Arz ederim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Aslı Biçen
Unvan:
Türk Yazar Çevirmen
Doğum:
1970 Bursa
1970'te Bursa'da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Kitap çevirmenliği yaparak geçiniyor. Dickens, Faulkner, Cortazar, Fuentes, Rushdie, Djuna Barnes, John Barth, Durrell, Arthur Phillips, A. L. Kennedy, Wallace Stevens, Ariel Dorfman gibi yazarları çevirdi. Elime Tutun ilk anlatısı, 1995 yılında yazıldı, 10 yıl sonra okurla buluşuyor. Şu sıralarda, yoğun çeviri çalışmalarından vakit bulabildiği zamanlarda bir roman yazıyor.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 5.285 okur okudu.
  • 95 okur okuyor.
  • 2.574 okur okuyacak.
  • 101 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları