Aslı Biçen

Aslı Biçen

YazarÇevirmen
7.8/10
1.250 Kişi
·
4.813
Okunma
·
0
Beğeni
·
408
Gösterim
Adı:
Aslı Biçen
Unvan:
Türk Yazar Çevirmen
Doğum:
1970 Bursa
1970'te Bursa'da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Kitap çevirmenliği yaparak geçiniyor. Dickens, Faulkner, Cortazar, Fuentes, Rushdie, Djuna Barnes, John Barth, Durrell, Arthur Phillips, A. L. Kennedy, Wallace Stevens, Ariel Dorfman gibi yazarları çevirdi. Elime Tutun ilk anlatısı, 1995 yılında yazıldı, 10 yıl sonra okurla buluşuyor. Şu sıralarda, yoğun çeviri çalışmalarından vakit bulabildiği zamanlarda bir roman yazıyor.
İnsan gibi insan olmayı da beceremeyeceksek dünyada işimiz ne? Bizi çıkarlarımızın, korkularımızın, rahatımızın idare etmesine izin vereceksek.
Bir yerde yaşayan herkesin vicdanı rahat değilse, haksızlık ve mağduriyetin sıcak nefesi durmadan burunlara çarpıp mideleri bulandırıyorsa, mutluluk mümküm olmaz kimse için.
Kitabın arkasında benim de çok sevdiğim bir sözü var Pablo Neruda'nın: "Hayatında hiç Cortazar okumamış birisi hiç şeftali yememiş gibidir, onun eserlerini okumamış olmak sinsi ve ölümcül bir hastalığa yakalanmış olmaktır". Julio Cortazar gerçekten Marquez'in söylediği gibi bütün dünyaya kendini sevdiren tek Arjantinli mi oldu bilmiyorum; ama evet, Cortazar eserleri, asla bitmeyen, durmayan, teklemesi imkânsız, ve kendini hemen ele vermemeye yeminli bir dil ve imge nehrine girip o nehirle beraber akıp gitmek; yüzmeye çalışırken, bir dip akıntısıyla ters yüz olmak, bir kayaya, ya da bir ağaç dalına tutundum dinleneyim derken nehrin daha coşkun akmasıyla yine diplere derinlere savrulup akması ve akması olabilir ancak. Ülkemizden ancak Faruk Duman'ın dil kamaşmalı ormanı, büyülü dil ormanına benzetebilirim onu, ama orman akmaz, Duman'ın eserlerindeki orman bütün orman hayvanlarıyla, ormanda iyi ve güzel insanlara yol gösteren bir parsın ayak izleriyle doludur. Cortazar'da ise içine kendimizi bıraktığımız dil nehri, asla sakin ve asla birbirini birebir takip eden yollardan , akıntılardan değil, sıçramalardan, dalgalardan, küçüklü büyüklü şelalerden aşağılara dökülmekten ibaret, bu yüzden sakin sakin anlamayı bekleyenler için sıkıcı da olabilir. Bu nehre suyun şırıltısını dinlemek ve o şırıltıyla akıp gitmek için girenlerse aynen Duman'ın ormanındaki sis ve gölgelerin yaptığı gibi, bazen o anlamı yakayabilir, dilin lezzetini anlamanın kendisiyle birleştirip nehirle beraber o yolculuğu daha da güzelleştirebilirler.

Gözlemevi tek bir uzun hikâyeden ibaret: kitabın içinde bizzat yazarın çektiği fotoğraflar yer alıyor. Bunlar 18. yüzyılda Hindistan'da yaşamış Hint sultanı Cai Singh tarafından Hindistan'ın Racasthan eyaletinin başkenti Caipur'da yani Pembe Şehir'de yaptırdığı gözlemevinin siyah beyaz fotoğrafları. Cai Singh son derece çalkantılı bir dönemde sultanlık yapmış olsa da gözlerini göklere de dikmiş ve yaptırdığı gözlemeviyle gökleri öğrenmek istemiş. Cortazar çok ilginç bir şekilde Cai Singh'in gökleri, nice bilim adamının dünyanın her yerini, denizleri ve karaları ve herşeyi öğrenmek ve ölçü altına almak istemesi, varoluşu ölçülebilir ve herkes tarafından ortaklaşa anlaşılabilir bir bilgiye dönüştürmek istemesi üzerinden bizi bir yandan da yılanbalıklarının hayatı, doğumu, ve inanılmaz derecede şaşırtıcı yolculuğu ile beraber bu sayılara ve ölçülere indirgenmek istenen varoluşa başka bir şekilde bakmaya çağırıyor, ve bunu yerinde durmayan, bilgilerin netliği ve kesinliği yerine kelimelerin muğlaklığı, oynaklığı ve hayâl gücünün kışkırtıcılığı ile yapıyor. Peki yazarın anlattığı herşeyi, aynen onun anlattığı şekilde anlamak mümkün mü? Benim açımdan değildi..ama sanki Cortazar söylediği şeyi bize de yapıyor: edebiyat metnini birebir ölçerek, çözerek anladığını düşünmek yerine belki de aynen yılanbalıkları ve yılanbalığı olmak için on sekiz senelik yolculuklarıyla leptosefallerin yaptığı gibi kendimizi bu sert, yumuşak, dalgalı ve bol akıntılı nehire bırakmaya davet ediyor bizi....en azından benim hissettiklerim bunlardı o nehirde akıp giderken...

Cortazar seven herkese bu kitabı öneriyorum.
Vinç, Kamyon ya da ağır ne varsa...


Daha önce bu kitabı okumaktan daha zor bir uğraşım, daha ağır bir işim olmadı...
Kitaba gelelim...
Thomas Sutpen; hırslı, zeki, çalışkan , üç kağıtçı ve adı nefret kelimesinin sözlükteki karşılığı olabilecek kadar da kötü bir karakter.. Yaşlandım mı bilmiyorum, yorgun muyum onu da bilmiyorum ama bir günde en fazla 40 sayfa okuyabildiğim tek kitap oldu. Bazen kitabı duvara fırlatmak geçti içimden ya da kaza süsü vererek çay dökmek tabiki yapamıyor insan. Her ne kadar sıksa da bir sonraki sayfasını bu kadar merak ettiğim bir kitap daha olmamıştır.
Kitabın genelinde bir nefret ve kin karmaşası var, misalen
" Kırk üç yıllık nefret, kırk üç yıl çiğ et yemiş gibi kuvvetlendirmişti Onu.(syf 286 )

Nefretin düşmanlığın ana sebebi sadece Sutpen değil elbetteki. Evlendiği eşinin melez olduğunu öğrenen Sutpen'in olduğu yerden kaçmasına neden oluşu ve bir oğlu olduğunu bilmemesi. Tekrardan evlenmesi ve bu yeni evlilikten olan talihsiz kızına haberdar olmadığı oğlunun , haberdar olmasına kadar aşık olması, ikinci evliliğin öbür ferdi Henry' nın de kardeşine duyduğu aşk ve sevgi karmaşasında içinden çıkılmaz olaylar.

Karmaşanın bir sebebi de olmadığınızı sandığınız halde birden ortaya çıkan bir yetim sevgi. Biri çıkıp birini seviyor , o sevgi düşmanlığa neden oluyor , baba başkahraman iken neredeyse perde arkasında müdahalesini sürdürüyor biz görmüyoruz sadece hissediyoruz. Ve onun" yüz kilometrekaresi "

Cümleler o kadar ağır geliyor ki bazen üç kez tekrar etmek gerekiyor, nokta deseniz hak getire, virgüller biraz dinlenmek içinken burada tam tersine , virgül olan yeri daha hızlı okumak gerekiyor.

Son olarak herşeye rağmen hayatımda okuduğum en ağır dilli kitaptı bir daha söyleyeyim. Bu kitabı okumadan önce lütfen dünya üzerinde canınızı sıkan hiçbir şey olmasın, mümkünse bir aylık bir planı bu kitaba ayırın derim.
Eğer sokakta, yolda, caddede , nerede olursa olsun elinde bu kitabı bulunduran kim olursa , nasıl biri olursa olsun hemen gidip benimle bir kaç çay içip bu kitabı yorumlamaya zorlayacağım. (Kendimi bir an Sutpen gibi hissettim:))
Herkese Saygılar ve Sevgiler..
(Yaşarsam 60 yaşıma bastığımda bir kez daha okuyacağım ..:.)
Birbirinden binlerce kilometre uzakta iki ailenin nasıl iç içe geçmiş hikayeleri olabileceğini, bakireliği, ensesti, ırkçılığı, kuşak çatışmasını, eski ve yeni İstanbul'u, kozmopolitliği, küreselliği anlatmaya çalışan bir kitap. Peki bunu yapabilmiş mi derseniz okumanızı tavsiye ederim ama beklentinizi çok da yüksek tutmamanızı tavsiye ederim.
Kuşkusuz edebiyatın en sevdiğim yönü ters köşe yapmaya müsait muhteviyatıdır.. John Fowles’da Fransız Teğmenin Kadını’nda bu muhteviyatı öyle zekice ve ustaca kullanmışki deyim yerindeyse kitabı bitirdikten sonra da bana sadece ağzı açık kalmak düştü. Kitap İngiltere Victorya Dönemi’nde yaşanan bir aşkı anlatıyor gibi görünse de aslında geniş bir içeriğe sahip. Dönemin Aristokrasisine,Hristiyanlığa,toplum yapısına edebiyatçıların kendilerine has vurucu eleştirileriyle göndermeler yapmış Fowles..Aynı zamanda kitap bir başkaldırı niteliğinde.. Basmakalıp,tekdüze ilerleyen herşeye bunun yanında romanın yapısına da kalemiyle savaş açmış Fowles ve şu ya da bu kurala bağlı kalmadan da dünya çapında bir roman yazılabileceğini göstermiş..Tüm bunların yanı sıra yer yer -evet bu kitabın yazarı benim ve sen de okuyucu olarak yazdıklarıma saygı göstermek zorundasın”diye satır aralarından size sesleniyor yazar..Gerçekten uzun zamandır aradığım tadı yakaladığım,yer yer deneme hissi veren ama gerçek bir roman olma özelliği de taşıyan bir solukta okunabilecek bu eser şiddetle tavsiyemdir.
Savaş görmemiş, savaşın ne olduğunu anlamamiş, sadece geçimini madende çalışarak kazanan bir halkın ( ihanetçileri saymıyorum) nasılda direndiklerini okumak çok güzeldi.
Belediye Başkanı Orden, kasabanın doktoru Winter ve aşçılar Annie ile Molyy'nin halka asla ihanet etmemelerini ve halktan kopmamaları ayrı bir gurur duyuyorucuydu. Mücadeleyi her zaman özgür insanlar kazanacak...
Geçimini madencilikle sağlayan huzurlu ve barış içinde yaşayan bir kasaba halkı, bir gün aniden askeri bir birlik tarafından işgal edilir. Kasabanın belediye başkanı gizliden gizliye bu işgale karşı halkını örgütler. Böylece askeri birliklerle kasaba halkı arasında büyük bir mücadele başlar. Özgürlüğüne düşkün bu insanların mücadelesi bir direnişe dönüşecektir.
Bağımsızlığın her şeyden üstün olduğu fikrini okuyuculara sunan bu kitap, aslında Nazi Almanyasının Avrupa işgali sırasında yasa dışı yollarla basılıp insanlara ulaştırılmıştır.
John Steinbeck, bu kitabıyla insanlara umut kaynağı olmuştur.
Aha bölündüm, şimdi bölünüyordum diye diye yüz yaşına doğru ilerleyen genç ülkemle hiç ama hiç ama hiç alakası olmayan bir roman Baba ve Piç.

Romanda geçen konulardan biri ( çok ama çok ama çok affedersiniz! ) Ermeni sorunu. Kim daha çok kelle almış hesabını yapmak yerine yazar; aynı vatanın çocuklarıydık, aynı mahallede doğduk ve doyduk gibi gereksiz bir romantizm yapmış.

Değinilen konulardan bir diğeri ise aile içi cinsel şiddet gibi gavur icadı ; yaz köşesi, kış köşesi anlayacağın her köşesi denizlerle çevrili cennet vatanımda şu ana kadar hiç ama hiç ama hiç rastlanmayan bir olay. Yazar kitap boyunca bu iki alakasız konuya niye değinmiş hiç ama hiç ama hiç anlamadım

Kitabın en büyük kusuruna gelince, nasıl söylesem,(entel ağzımla bir kitaba küfür etmiş gibi olacağım ama neyse) bu kitap utanmamış sıkılmamış çok satmış dostlar. Evet, insana okurken entelliğini hissettirmeyen bir kitap ne işe yarar ki zaten. Herkesle aynı kitabı okursam, çoğunluktan farklı olduğumu nasıl hissedebilirim ki ama di mi ?

Nasıl; çok ama çok ama çok aydınlarımız, istemedikleri bir yönetim başa geçince, yıllardır rahatsızlıklarından bahsedilen ve hiç yaşlanmayan genç subaylarımız başta olmak üzere, ordumuzu göreve çağırıyorlarsa; ben de pek kıymetli çok ama çok ama çok saygıdeğer YKST ( Yazar ve Kitap Savunma Timi) üyelerini ( tanımıyor musun yoksa yazık !) , bu kitaba ve bu kitabı beğenenlere, buram buram zeka kokan yorumlarıyla hadlerini bildirmeye çağırıyorum.

Arz ederim.
Baba ve Piç romanı hakkında bir şey bilmeden tesadüfen konusuna bakıpta aldığım ve okuduğum ilk Elif Şafak romanı.

Kitap 18 bölümden oluşuyor ve yazarın her bölümü aşure malzemelerinden seçmesi ilginçti. Üslupta dikkatimi çeken iki şey oldu; biri "günbegün,anbean,yılbeyıl" kelime grubu ve diğeri kurallı birleşik fiiller.Çokça kullanmış diğer kitaplarında da öyle mi bilemiyorum okumadığımdan. Betimlemeleri, akıcılığı oldukça iyiydi.

Konu bakımından kitap çıktığı zamanlarda oldukça gündeme oturmuş ve eleştirilmiş. Açıkçası ben değerlendirmelere katılmıyorum. Yazar Ermeni ve Türk ailelerini farklı bakış açılarından ele almış. Ermenilerin geçmişe saplantılarını, bizleri nasıl gördüklerini, bize yönelik olumsuz düşüncelerini , nefretlerini "Çakmaçıyan" ailesiyle dile getirmiş. Türk ailesi "Kazancı"lar ise cins tiplerden seçilmiş olsa da (sadece teyzeleri abartılı buldum) geçmişe saplanıp kalmamış, aksine daha iyi yansıtılmış. Her iki aile de ne kadar farklı olsalar da "Asya Kazancı" ve "Armanuş Çakmakçıyan"ın yetiştirilme tarzının ve aile yapısının benzediği bir gerçek. İki aile arasındaki bağ kitabın sonunda şaşırtıcı bir şekilde bağlanmış.
"Bazen bilmemek bilmekten daha iyidir " düşüncesi vurgulanıyor.

Kitabı okurken aklımdaki sürekli düşünce, farklı kültürden ailelerin oluşturduğu eski İstanbul semtlerinde(ya da güzel ülkemin başka şehri de olabilir) doğup yaşamanın nasıl olduğuydu.Günümüzde farklılıklar artık saygı görmüyor sanki herkes aynı şekilde düşünmek ve yaşamak zorundaymış gibi.
“Şehrin üzerinde bir sis vardı”

Bu sis fiziksel gerçekliğinin dışında adalet sistemi üzerindeki kara bulutlar gibiydi. Aynı zamanda toplumsal ve bireysel olarak insan davranışlarına da yansımıştı. İngiltere çok büyük ve güçlü görünüyordu, oysa hem gökyüzünde hem de insanların ruhunda bir karamsarlık hakimdi.

Kasvetli Ev, Büyük Umutlar dan sonra okumuş olduğum ikinci Charles Dickens kitabı. Yazarın bu kitabında dünyasını daha iyi anlamaya başladım, mizah anlayışını, kelimelere döküşünü ve kelimelerle oynayışını beğendim.

İnsan davranışlarını analiz etmede ustalık, kitabın en fazla göze batan özelliği bence. Yazarın Bayan Summerson’a söyletmiş olduğu “ insanları ve davranışlarını izlemeyi seviyorum” ifadesiyle kendini tarif etmiş olduğu ve bu davranışlar üzerine meşgul olduğu çok aşikâr. Dolayısıyla bu birikim karakter seçimi ve tahlillerinde başarı olarak kitaba yansıyor.


Yazarın özellikle benzetmeler yaptığı bölümleri, daha sonra da aşırılıklara yaptığı vurguları çok beğendim. Kısa kısa yer vermek gerekirse;
- “Yapayalnız Tom” semtinde, karanlığın yaşayanların hayatlarına yansıması, daha sonra sabah ışıklarıyla birlikte şehrin kendisinin de istirahat edip yenilenmesine benzetilmesi.
- Bay Vholes’un büro kedisinin fare deliğini gözlemesinin Bay Vholes’un müvekkilini gözlemesine benzetilmesi.
- Masum hayvanlarla Jo’nun bilinçsizlik ve masumiyet yönüyle benzetilmesi.
- Ada’nın parasının Bay Vholes’un bürosunda gördüğü mumlar gibi eriyip gitmesine benzetilmesi.
- Avukatın elini sallamasını, adalet sistemindeki eksiklikleri sıvama niyetine benzetilmesi,
- Gemi levazımatçısı Bay Krook’un başyargıca, her şey alınan fakat satılmayan paçavracı dükkanının Chansery mahkemesine benzetilmesi,

eşya ile insan davranışları üzerine benzetmelerde ustalık olarak göze batıyor ve bunları çok değerli buluyorum.

Aşırılıklara dair yazarın sunduğu; Kararsızlığın aşırılığı, Tembelliğin aşırılığı, Lüksün aşırılığı, Şüphenin aşırılığı, Hayırseverliğin aşırılığı, Adabın aşırılığı, ayrı ayrı karakterler üzerinden ustaca anlatılıyor. İlk bakışta olumlu bile gözüken her kişilik özelliğinin aşırıya kaçtığında nerelere varabileceğine dair ince bir üslupla yerme göze batıyor. Özellikle bazı karakterler üzerinden belli başlı davranışlar, kitap boyunca tekrar edilerek zihinlere kazınıyor.

Bu kitapta yazarın, hukuk sistemine ve adaletin gecikmesine eleştiriden başlamak üzere İngiltere’nin bir çok yapısal sorununa kendine has üslubuyla göndermeler yaptığını söyleyebiliriz. Joodle- Koodle-Loodle/ Guffy- Huffy-Luffy isimleri üzerinden siyasette sorunların isimlerle değil, sistemlerle çözülebileceğine dair hiciv- eleştirilerini beğendim. Yazarın hayat hakkında sayfaların arasına sıkıştırmaya çalıştığı söylenecek çok sözü olduğunu görüyor ve buna önem veriyorum.

İkinci cildin başlarında hikayedeki karakterler arttıkça biraz zorlandığımı söyleyebilirim. Daha sonra kitap,Esther ve Lady Dedlock ana karakterleri etrafında şekillendikçe kurgu oturmaya ve akıcı hale gelmeye başladı. Yazar, kitabın sonlarına doğru bu kadar farklı karakteri ustalıkla toparladı ve güzel bir hikaye ortaya çıktı. Bu kitapta da Büyük Umutlar da olduğu gibi bir gencin maddi ve manevi tüm ihtiyaçlarını karşılamaya kendini adamış bir hami vardı. Bir romanda rastlanması pek mümkün olmayacak kadar fazla iyilik timsali karakter göze batıyordu. Ama ben özellikle, Bay Woodcourt’ı anlatan “Birilerine faydalı olabilmesi, yüce hizmetlerde bulunabilmesi şartıyla sıradan seviyeyle de yetinecek bir adam” ifadesini beğendim.

Kitapta traji-komik bir tiyatro havası hissettiğimi söyleyebilirim. Yer yer Shakespeare’ a atıflarda bulunan yazarımızın Shakespeare tiyatrolarının benzerini kitabına başarıyla taşıdığını düşünüyorum. Yazarın karakterler ve kelimeler üzerindeki bu oyununu izlemek üzere sizleri de davet ediyorum.
İyi seyirler)
Anlatılanların ve kahramanların Türk aile yapısına kesinlikle uymadığını düşünüyorum.Milli ve manevi değerlerimiz çok eksik yansıtılmış. Anlatılan Türk kahramanlar geçmişi sorgulamayan bugünü düşünmeyen yarını hayal etmeyen kişiler.Tarihini ve milli değerlerini bilmeyen bu kişiler gerçeklikten çok uzak.Elbette metin kurmaca diyebilirsiniz.Ama söz konusu Ermeni haklarını savunmak olunca gayet ciddi ve savunucu bir kalemi var yazarın.Kitabın niye bu kadar eleştiri aldığını ve eleştirilerin haklı olduğunu anladım.Elif Şafak'ın en son okunacak kitabı.

Yazarın biyografisi

Adı:
Aslı Biçen
Unvan:
Türk Yazar Çevirmen
Doğum:
1970 Bursa
1970'te Bursa'da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Kitap çevirmenliği yaparak geçiniyor. Dickens, Faulkner, Cortazar, Fuentes, Rushdie, Djuna Barnes, John Barth, Durrell, Arthur Phillips, A. L. Kennedy, Wallace Stevens, Ariel Dorfman gibi yazarları çevirdi. Elime Tutun ilk anlatısı, 1995 yılında yazıldı, 10 yıl sonra okurla buluşuyor. Şu sıralarda, yoğun çeviri çalışmalarından vakit bulabildiği zamanlarda bir roman yazıyor.

Yazar istatistikleri

  • 4.813 okur okudu.
  • 88 okur okuyor.
  • 2.327 okur okuyacak.
  • 93 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları