Gelelim Alex Schulman’ın "en otobiyografik kitabım" dediği o meşhur metne…
17 Haziran hafta sonu bitti bitti ama bende bıraktığı his biraz karmaşık.
Aslında tam bir Schulman dünyası; yine o bildiğimiz travmalar, zihnin kuytularında bekleyen anılar ve geçmişin peşimizi bırakmayan gölgesi… Hayatta Kalanlar ile o kadar benzer bir arka planı var ki okurken hiç yabancılık çekmedim.
Fakat ne yalan söyleyeyim, bu sefer o beklediğim büyüyü yakalayamadım, bu kitabını pek sevemedim.
Hayatta Kalanlar ve Malma İstasyonu bende o kadar güçlü, o kadar sarsıcı bir iz bırakmıştı ki, 17 Haziran onların yanında biraz zayıf ve hırpalanmadan uzaktan izlediğim bir hikaye gibi kaldı. Belki de otobiyografik olmasının getirdiği o kişisel sınır, kurgunun o derin çarpıcılığının önüne geçti, bilemiyorum.
Yazarın o tanıdık melankolisini ve dilini yine de seviyorum ama benim için bir Malma İstasyonu asla değil.
Bugün bitti… Ve kapağını kapattığımda "İyi ki okumuşum" dediğim kitaplardan biri oldu.
Haruki Murakami'yi ve kitaplarını zaten çok seviyorum. Bu aralar da hep öykü okuma modundaydım, yazarın dilimize çevrilen son kitaplarından birinin bu olduğunu görünce benim için harika bir denk geliş oldu. Bugüne kadar hep romanlarında kaybolmuştum, öykü kitabını hiç okumamıştım. Meğer romanlarındaki o sevdiğim "tuhaf" ama bir o kadar da tanıdık dünyayı kısacık metinlere sığdırmakta da ne kadar ustaymış…
İçinde 1995 Kobe depreminin ardından yazılmış 6 öykü var. Şaşırtıcı olan şu; hiçbir öykü doğrudan depremi anlatmıyor. Uzaktaki bir felaketin, sıradan insanların ruhunda nasıl yankılandığını çok naif, tam bir "Murakami tarzıyla" anlatmış…
Kapağa ilham veren o meşhur "Tokyo'yu Kurtaran Kurbağacık" öyküsü gerçekten çok değişikti ama benim favorim kesinlikle "Ballı Turta" ve “Tayland” oldu. O kadar sevdim ki hemen yazarın diğer öykü kitaplarına da baktım. Hatta meşhur Kadınsız Erkekler uzun zamandır kitaplığımda okunmayı bekliyormuş…En kısa zamanda onu da okumak istiyorum…