Siz, evet siz, kadınlar. Gönlünüzün derinliklerinde bir yerlerde taşıdığınız o muazzam güçle, dünyaları yerinden oynatabilecekken, neden kendinizi sürekli bir çıkmazın içine hapsediyorsunuz? Neden hak ettiğiniz sevgiyi, saygıyı, değeri görmek yerine, sizi kırıp döken, ruhunuzu lime lime eden adamların peşinden koşuyorsunuz? Bu bir tercih mi, yoksa bir lanet mi? Kendi ellerinizle kendinizi zincire vuruyorsunuz, farkında mısınız?
Hak ediyorsunuz, evet. Sevilmeyi, el üstünde tutulmayı, bir bahar gibi çiçek açmayı hak ediyorsunuz. Ama ne yapıyorsunuz? Gidip kalbinizi, sizi tüketen, sözleriyle zehirleyen, davranışlarıyla yerin dibine sokanlara sunuyorsunuz. Neden? Çünkü "heyecanlı" mı? Çünkü "farklı" mı? Yoksa çünkü bir yerlerde, size kendinizi değersiz hissettiren o yalanlara inandınız mı? “Belki değişir,” diyorsunuz. “Belki bir gün beni gerçekten görür.” Hayır, değişmeyecek. Ve hayır, sizi görmeyecek. Çünkü siz, kendinizi görmüyorsunuz.
Normal insan sevmiyorsunuz, değil mi? Size nazik davranan, sizi önemseyen, ruhunuzu okşayan birini sıkıcı buluyorsunuz. Sanki sevgi, sakinlik, güven bir suçmuş gibi. Oysa asıl suç, size zarar verenlerin peşinde ömrünüzü heba etmeniz. Onlar için ağlarken, kendiniz için savaşmayı unutuyorsunuz. O adamlar, sizi bir ayna gibi kullanıyor; kendi egolarını, kendi karanlıklarını yansıtmak için. Sizse o aynada kendinizi değil, onların yalanlarını görüyorsunuz.
Artık yeter. Kendinize bu kadar haksızlık etmeyin. O kırık dökük kalbinizi toplayın ve hak ettiği yere koyun: en yükseğe. Size zarar veren adamlar için değil, kendiniz için ölün, kendiniz için bitin. Çünkü siz, birilerinin gölgesinde solacak çiçekler değil, fırtınalara meydan okuyacak ormanlarsınız. Kendinize ihanet etmeyi bırakın. Hak ettiğiniz sevgiyi önce kendinize verin. Ancak o zaman,