Bazı kitaplar vardır, kapağını kapattığınızda hayatı bambaşka bir yerden görmeye başlarsınız. Paulo Coelho’nun Veronika Ölmek İstiyor adlı romanı benim için tam da böyle bir deneyimdi. Okudukça yalnızca Veronika’nın hikâyesine değil, kendi iç sesime de kulak vermeye başladım.
Veronika hayatından memnun değildi ama büyük bir trajedi yaşamamıştı. Her şey olması gerektiği gibiydi… ya da öyle görünüyordu. İşte en çok burada durdum. Çünkü ne gariptir ki, birçoğumuzun hayatı da böyle değil mi? Dışarıdan her şey yolunda görünürken içimizde sessiz bir boşluk yankılanır. Veronika o sessizliğe “yeter” dedi. Ve o noktada ben de kendi iç yolculuğuma başladım.
Kitap bana deliliğin bazen bir kaçış değil, bir uyanış olduğunu öğretti. Belki de "normal" olan, hissetmeden yaşamak; sorgulamadan devam etmekti. Veronika'nın gözünden hayatı tekrar izlerken şunu fark ettim: Ölümle yüzleşmeden, gerçekten yaşamaya başlamıyoruz.
En çok etkilendiğim cümlelerden biri şuydu:
"En büyük özgürlük, insanların ne düşüneceğini umursamadan yaşayabilmektir."
Bu sözü okuduğumda durup düşündüm. Kaç kere sırf başkaları ne der diye sustum, vazgeçtim, erteledim? O an anladım ki gerçek cesaret, başkalarının gürültüsünü susturup kendi sesini duyabilmekte saklı.
Veronika bana yaşamın değerini, her saniyenin ne kadar kıymetli olduğunu, kalbin ne zaman çarpıyorsa orada olmam gerektiğini hatırlattı. Belki de hepimiz içten içe bir “Veronika”yız. Ölmek istemiyoruz ama böyle de yaşamak istemiyoruz.
Eğer bir gün yaşamdan yorulursam, bu kitabı tekrar açacağım. Çünkü içinde sadece Veronika’nın değil, benim de bir parçam var.