Malma İstasyonu
Kitap, ilk bakışta çok tanıdık bir imgeyle açılıyor: Bir tren ve enfes bir yaz manzarasında yol alan yolcular. Ancak Schulman’ın treni, sadece mekânsal bir yolculuk vadetmiyor; o vagonlar aslında zamanın, anıların ve en önemlisi de miras bırakılan travmaların içinde hareket ediyor. Harriet, Oskar ve Yana... Bu üç karakterin yolları Malma İstasyonu’na doğru ilerlerken, okur olarak biz de doğrusal olmayan, adeta bir yapbozun parçalarını andıran bir kurgunun içine çekiliyoruz. Yazar, zaman çizgileriyle öyle ustaca oynuyor ki, bir karakterin yetişkinliğindeki o anlamsız öfkesinin ya da kontrol tutkusunun köklerini, birkaç sayfa sonra başka bir zaman diliminde, küçük bir çocuğun kalbinin kırıldığı o kırılma anında buluyoruz.
Romanın en can yakıcı ve bence üzerine en çok düşünülmesi gereken teması: Kuşaklararası travma mirası. Schulman, anne ve babaların kendi hayatlarında çözemedikleri, sırtlarında taşımaktan yoruldukları o psikolojik bagajları nasıl haksız bir şekilde çocuklarının omuzlarına bıraktığını anlatıyor. Kitaptaki şu cümle aslında tüm metnin özeti gibi: "Gelecek çoktan belirlenmiştir, ona etki edebilmek mümkün değildir. Fakat geçmiş değişkendir, her zaman hareket halindedir." Gerçekten de karakterlerin zihninde geçmiş hiç durmuyor; sürekli yeniden üretiliyor, bugünü zehirliyor ve geleceği ipotek altına alıyor. Özellikle küçük Harriet’ın o "istenmeyen çocuk" olma hissiyle baş etmeye çalışırken babasını memnun etmek için çırpınışı, onun gözünden dünyayı okumak, insanı kelimenin tam anlamıyla bir kalp sıkışıklığıyla baş başa bırakıyor.
Schulman’ın tarzını seviyorum çünkü dili gereksiz bir dramla süslemiyor. Oldukça yalın, yer yer mesafeli ama tuhaf bir şekilde çok şiirsel ve vurucu bir anlatımı var. Karakterlerin iç dünyasını, o sığamama ve aidiyetsizlik