O telaşla, bırakın Paris yolunda ılık rüzgârlara taratmayı
saçlarımızı,
Sevdiğimizle doyasıya bir sohbet bile edemedik biz..
Gözümüzle saatte söyleştik hep,
Koşuşur gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık.
Yas demek; kaybettiğimiz kişiye bağlı olan her bir anı ve beklentinin tekrar tekrar yeniden canlandırıldığı ve her seferinde onların ebediyen yok oldukları yargısı ile yüzleştiğimiz bir süreçtir.
Birisi öldüğünde geride kalan o boş yerle ne yapacağız? Kaybettiğim ötekiyle bağlarımı çözmeye çalışmak, onunla ilişkimde sahip olduğum kendi imgemle bağlarımı ve ilişkimi çözmeye çalışmaktır şu halde: Kaybettiğim kendi parçama razı gelmek. Bu feragate yaslandığım, bu kaybı üstlendiğim ölçüde topluluğun bir üyesi olarak diğer üyelerle bağlarımı daha özgürce ve daha güçlü biçimlerde yeniden kurmak üzere eşsiz bir dayanağa kavuşurum. Yas tutmak, kendi üzerine tefekküre dalmaktır şu halde. O yolculuğun sonu daima ötekine çıkar, ötekine olan borcumuza, ona şükran ve teşekküre.
Holló uzun uzun baktı resme. Fiala'nın yüzünü hatırlamaya çalıştı, sesinin tonunu hatırlamak istedi. Bir türlü konuşturamadı Fiala'yı. Tek bir cümlesini olsun hatırlayamadı.
Kayıp, daha ilk yıllarda, özerk bir özne olarak gelişimimize henüz başlamamışken, anneyle hâlâ bir tür kaynaşma hali içindeyken çoktan başlamış çok katlı bir deneyimdir. Demek, bir kozanın güvenli, "kapalı" mahallindeyken bile, o ağır travmatik tehditle yüzleşmek insanın kaçınılmaz kaderidir: Sürgit tekrarlanan kayıp deneyimi/tehdidi karşısında bir tahammül ve sabır sınavıdır hayat.