Uzun süre başkalarına yol oldum.
Bunu fark ettiğimde kendi yolum çoktan sessizleşmişti. İnsanlara yön göstermek kolaydı; zor olan, nereye gittiğimi sormaktı. Ben çoğu zaman sormadım. Çünkü durursam dağılacağımı sandım. Şimdi geriye bakınca anlıyorum: Dağılmak değilmiş korktuğum, ilk kez kendimle baş başa kalmakmış.
Ben ne zaman bu kadar doldum, ne zaman bu kadar taştım bilmiyorum. Mutlu muyum, mutsuz muyum; unutulmuş muyum, geçmişimden gurur duyuyor muyum… Bunlar hep kafamın içinde dönen sorular. O kadar geçmişin pişmanlıklarıyla ve geleceğin kaygılarıyla kuşatıldım ki, şimdinin mutluluğunu da kederini de yaşayamaz oldum. Yaşanacak her anın içinde mutlaka bir “öncesi” ve bir “sonrası” vardı. Bunu aşabildiğim gün mutlu olacağımı düşündüm hep. Ama nasıl aşacağımı hiç bulamadım.
Bir insan hayatını anlatmaya nereden başlamalı? Sondan mı? Yoksa ana rahmine düştüğü ilk andan mı? Bölüm bölüm mü anlatmalı kendini, yoksa tek bir yerden mi? Ben şu an kitabın ortasından konuşuyorum. Çünkü geçmişim karışık, geleceğim belirsiz.
Şu an otuz iki yaşındayım. Bir iki ay sonra otuz üç olacağım. On yıl önce hayata bambaşka gözlüklerle bakan, başka planları olan, pes etmeyen bir kız vardı. Arkadaşlarıyla konuşurken “Elbet ayakta kalırım, dimdik dururum” derdi. Hayat o kızı yerlerde süründürdü, yıprattı, ağlattı ve tekrar ayağa kaldırdı. Şimdi o günler için üzülmeli miyim, şükür mü etmeliyim, yoksa bugün ortaya çıkan kadının sebebi ve suçlusu olarak mı görmeliyim, bilmiyorum.
Ben Sahra’yım. Çölün gündüzü gibi sıcak ve kavurucu, gecesi gibi soğuk ve dondurucu. İki yüzümle de karşılaşabilirsiniz; bu, sizi hayatımda nereye koyduğuma bağlı. Ben Sahra: yalnız, bağımsız, sessiz ve sınırsız. Tıpkı adım gibi mücadeleci ve kararlı. Böyle doğdum, böyle yaşadım. Belki de böyle öleceğim.