Nankör kelimesini çok sık duymuşuzdur. Gördüğü iyiliği unutan, iyilik bilmeyen kimseler için kullanılır. Fakat kelime bu kadar yüzeysel bir manaya gelmez elbette.
Farsça bir kelime olan “nankör,” nan yani ekmek ve kör kelimelerinin birleşiminden meydana gelir; küfran-ı nimet eden, nimetin üstünü örten, gizleyen, ekmeği görmezden gelen demektir. Küfr, inkar etmek hakikatin üstünü örtmek demektir. Eskiden çiftçilere toprağın üstünü örttükleri için kafir denirmiş mesela.
Fakat konumuz “ekmek.” Ekmeği görmek neden bu kadar önemli ya da onu görmezden gelmek neden bu kadar ayıplanmış dersiniz? Çünkü kutsal olduğu için. Ekmeğin soframıza geliş serüveni ile insanın dünyadaki serüveni, tekamülü hemen hemen aynı. Ekmek çok çileli yollardan bize ulaşıyor. Önce buğday toprağa ekilir, sert rüzgarlarla muhatap olur, kimi zaman güneşin altında yanar. Olgunlaşan buğday kesilir yani vatanından koparılır. Sonra sapla saman birbirinden ayrılır, yani buğday, çöplerinden temizlenir, arınır. Ardından öğütülür, başı ezilir. Ezilen buğday un olur, yoğrulur, ona bir şekil verilir. Şekil vermekle de bitmez, ateşlere atılır ta ki pişene kadar. Tüm bu süreç aslında insanın dünyadaki hikayesiyle eşdeğer. O sebepledir ki bunca yolu gelen, soframıza erişene kadar nice mücadele veren ekmek kutsaldır. Onu görmemek, geldiği yola hürmet etmemek ise ayıp karşılanmış. Daima baş üstünde tutulmuş, yerde görülse öpülüp yüksek bir yere konmuş.
Clarissa P. Estés, Kurtlarla Konuşan Kadınlar adlı kitabında, insanın dibe düşmesinin, kuyuya atılmasının, tekrar yeşermenin ve büyümenin bir muştusu olduğunu dile getirir, şöyle der:
“Yeni bir şeyi tekrar ekmek ve büyütmek için en iyi topraktır dip. Bu anlamda dibe vurmak, son derece acı verici olsa da, aynı zamanda tohum ekmenin zeminidir.”
Evet, bu dünya sahnesinde