Önceleri ben aklın, evrenin en yüce işlevi olduğuna inanırdım, ancak aklın, kötülüğün ebedi rehinesi olduğu ortaya çıktı. Peki, akıl hiç özgür olabilecek mi?
Ne de olsa dünyadaki olaylar, hatta her gün basın tarafından bildirilenler dahi medeniyetimizin bir kriz içinde olduğuna tanıklık ediyor.
Bu koşullar altında, yeni doğmuş bir bebeğin doğumu bir mayın tarlasına girmeye benziyor. Ama bu mayın tarlası nerede, yaşamın hangi sınırları içinde saklı? Düşüncelerde mi, insanların eylemlerinde mi, dünyanın öğretilerinde veya günlük uygulamalarda mı? Parmakla sayarak belirtmek imkânsız.
Ne de olsa, dünyada kendimiz, yani insanlar dışında başka bir kötülük taşıyıcısı yok. Ve yine de herkes kötülüğün kaynağını kendi dışında; kendi grubu, sınıfı, milleti, devleti ve de ırkı, dini, ideolojisi dışında görüyor...
Maalesef tüm kötülüklerin, biz akıl sahibi olan insanların sadece ebediyen çarpıtılan hayat için ne yapıp edip sorumluluktan kaçmak için uğraşıp durmasından kaynaklandığını çok az kişi anlamak istiyor. Dahası iyiliği kötülükten ayırmadan ve sırf sorumluluktan kaçabilmek için bunun sonuçlarından hiç korkmadan bu durumu aklamak için bir sürü gerekçe bulunuyor. Ve kendimizi ancak böyle yaşanabileceğine ve yaşamanın başka bir yolu olmadığına ikna etmeye çalışıyoruz...
Bununla birlikte, insanların inkâr edemeyeceği şey, bilimsel ve teknolojik gelişme sonucunda neleri başarırsak, neleri elde edersek edelim, her zaman kendine benzer türleri yiyen hayvanlar olarak kaldığımız ve de maalesef kalacağımız gerçeğidir.