Şule

Fransız bilim adamı Doktor Alexis Carel, yapmış olduğu deneylerdeki notlara göre şunu ifade etmiştir: Canlılardaki yaş- lanma olgusu, atmaları gereken maddeleri biriktirmeleri netice- sinde ortaya çıkmaktadır. Diğer bir değişle canlıların yaşlanma sebebi bu birikimlerdir. Bu atıklar düzenli olarak metabolizmadan uzaklaştırıldı- ğında yaşlanma gözükmemektedir. Yaşlanma zehir birikiminin doygunluk safhasına geldiğinde başlamaktadır. Dr. Carel’in deneyleri ve benzer birçok deney aslında yaşlı- lığın hücrelerin kendisinden kaynaklanmadığını zehir biriki- minden olduğunu göstermektedir. Bu durum da hücrelerin po- tansiyel olarak ölümsüz olmaları kanaatini ortaya koymaktadır. Normalde hücreler bölünür, tekrar bölünürler. Fakat ölmezler. Bu bakış açısından baktığımızda ölüm anor- mal bir durum gibi gözükmektedir. Peki, biz hücre ölümleri ile neden karşılaşmaktayız. Bu yaşamsal mükemmellik karşısında hücrelerin ölümsüz olmaları hayata sınırsız olarak devam etme- leri gerekirdi. Eğer hücreler potansiyel olarak yaşlanma gibi bir fizyolojiye sahip değillerse, şu iki şeyden biri doğru olmalıdır. Hücre gruplarının fonksiyonları yetersiz olabilir veya koordi- nasyon eksikliği vardır. Herhalde her ikisi de doğrudur. Eğer bu ikisinden biri doğruysa akla bir soru gelmektedir: Fonksiyon ye- tersizliği veya koordinasyon eksikliği ortadan kaldırılabilir mi? Eğer bu ilkel bir yaşamsal fonksiyon ise biz bunu engelleyeme- yiz. Eğer bu kaldırılabilir bir sebepten oluşuyorsa, yaşlanmayı engellememiz mümkün olabilir. Yaşlanmayı tamamen ortadan kaldırmamız deneylere bakı- lırsa pek mümkün olamadı. Fakat buna rağmen gençleşme ve yenileme yapılabilmiştir. On beş yıldan fazla bir zamandır Prof. Child’ın Chicago Üniversitesi’nde hayvanlardaki yaşlanma ile ilgili olarak yaptığı araştırmada elde
Reklam
Elde ettiğimiz bilgilere göre 1877 senesinde Dr. Edward Dyun Amerika’da ilk defa hastane ortamında “oruçla” tedavi etmeye başlamıştır ve o bu başarısıyla dünyaya ispat etmiştir ki, “oruç” tedavisiyle tüm hastalıkları tedavi etmek mümkündür. Bu sihirli tedavi Dr. Dyun’a öyle tesir etmiş ki, bu olaydan sonra tüm ağır hastalara tedavi boyunca gıda vermeyi yasaklamıştır. Onun gö- zetimi altında ağır eklem romatizmasından dolayı yıllardan beri yatağa mahkûm olmuş bir kadın oruç tedavisiyle kolayca tedavi olmuştu. Uzun seneler yatak hastası olan zavallı kadın nihayet orucun 30. günü ilk defa kendisi ayağa kalkarak kol- tukta oturdu ve nihayet orucun 46. günü evinin tüm odalarını serbest dolaşabildi
Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi (1703-1780) Marifet name adlı kitabında şöyle der: Tokluk hastalığı çağırır, tokluk bütün hastalıkların aslı- dır. Açlık ise bütün çarelerin esasıdır. Bütün kalp has- talıklarının menşei, yemek arzusudur. Açlığın lezzetini bilen tokluğa üzülür. Açlık bedene ve ruha faydalıdır. Tokluk ise her ikisine zarardır. Çok yiyen hayatını yer. Hayatını yiyenlerin elde ettikleri ancak ölümdür.”
Ribâ (faiz) hakkında Bakara sûresinin 275-281. âyetlerinde geniş bilgi verilmiştir. Aşağıda bu âyetin faiz yasağının hangi aşamasında geldiği ve kapsamı hakkında kısa bir açıklama yapılacaktır. Kur’an’da ribâ yasağı dört aşamada gerçekleştirilmiştir. Mekke döneminde inen konuya ilişkin ilk âyette, faizin Allah katında bereketsiz bir kazanç olduğu, malı arttırmayıp tersine bereketi giderdiği bildirilmiş; buna karşılık Allah rızâsı için verilen zekâtın malı arttıracağı vurgulanmıştır (Rûm 30/39). Bu ilk aşamada faiz açıkça yasaklanmamakla birlikte Allah katında çirkin görüldüğüne ve bereketsizliğine değinilerek kötülenmiş, Câhiliye döneminde bile çirkin bir kazanç olarak telakki edilen faizin kaldırılması için psikolojik bir zemin hazırlanmıştır. İkinci aşamada, Medine döneminde inen Nisâ sûresinin 160-161. âyetlerinde, faizin yahudilere haram kılınmış olmasına rağmen onların bunu helâl sayarak alıp vermeye devam etmeleri yüzünden birçok cezaya çarptırıldıkları haber verilmiş, yine dolaylı bir şekilde faiz yasağına temas edilmiştir. Üçüncü aşamayı oluşturan ve konumuz olan âyetlerde faiz açıkça yasaklanmış ve kurtuluşa ermenin Allah’ın bu yasağına uymaya bağlı olduğu belirtilmiştir. Müfessirler 130. âyette geçen “kat kat” kaydının, faiz yasağının sınır ve şartlarının belirtilmesi amacıyla değil Araplar’ın o günlerde en çok uyguladıkları bir faiz şeklinin açıklanması maksadıyla zikredildiğini kabul ederler (Şevkânî, I, 423-424). Bir başka ifadeyle buradaki üslûp, ilk planda Mekke’de yaygın olan bileşik faizli borç işlemlerini hatıra getirmekle beraber, âyetteki kat kat kaydı tek dereceli faizin helâl olduğu anlamında olmayıp devrin Arap toplumunda yaygın olan ve vadesinde ödenmeyen borçlar hakkında yapılan tefecilik uygulamalarının kötülüğüne yapılmış özel bir vurgu