Dahası, egemen, onlara olma, konuşma, dans etme, hoşlanma hatta yemek yeme tarzlarını dayatır. Yemek yeme deyince, egemenlerin en az şey dayattıkları bir alandır bu, çünkü kendilerinin, egemenlikleri altına aldıklarından nasıl da daha iyi yediklerinin vurgulanmasını istemezler.
Hiç kimse aynı taraftan başlayarak karşı tarafa ulaşamaz. Öteki tarafa ancak karşı taraftan yola çıkılarak ulaşılabilir. Benim bugünkü bilgimin düzeyi benim öğrencilerimin öteki yakasıdır. Ben karşı taraftan yani öğrencilerin tarafından başlamalıyım. Benim bilgim benim gerçekliğimdir, onların gerçekliği değil. Yani ben onları benim gerçekliğime getirmek için onların gerçekliğinden yola çıkmalıyım. Bir öğretmen şöyle diyebilir: "Bu, Paulo Freire'in bir başka romantik görüşü." Bununla birlikte ısrar ediyorum, bu fikirlerde hiçbir romantizm yoktur. Burada bulduğumuz şey siyasi bir bakışla epistemolojik tutarlılıktır.
Macedo: Sürgündeki deneyimleriniz eleştirel ve pedagojik düşüncenizin daha da gelişmesine herhangi bir etki yaptı mı ? Freire: Hiç kimse sürgünde huzur içinde olmaz. Bir kere hiç kimse sürgüne kendi seçimiyle gitmez. İkincisi hiç kimse, üzerinde kuvvetle iz bırakmayan bir sürgün dönemi geçiremez. Sürgün sizi varoluşsal biçimde etkiler. Bir varlık olarak sizi kuşatır. Sizi fiziksel ve zihinsel olarak sarsar. Sürgün, erdemlerinizi ve hatalarınızı büyütür. İşte sürgünün bana yaptığı budur. Sürgündeyken, öğrenmeyle hakikaten ilgilendiğimi anlamıştım. Sürgünde öğrendiğim şey, bu kitapta tüm okuyuculara anlattığım şeydir: Her bir gün dünyaya açık ol, düşünmeye hazır ol; söyleneni sadace söylendiği için kabul etmeye hazır olma, okuduğunu yeniden okumaya eğilimli ol. Her bir gün sorgula, sor ve kuşku duy. Sanırım en gerekli olanı kuşku duymaktır. Emin olmamanın, yani, "kesinlikler"den fazlasıyla emin olmamanın hep gerektiğini düşünüyorum. Benim sürgünüm, uzun bir sürekli öğrenme dönemiydi.