“Ama ben zannetmiştim ki annelik hepiniz için…”
“Annelik… yani gebelik, çocuk doğurmak öyle. Ama bizim en yüce sanatımız eğitim ve yalnızca en yüce sanatçılarımıza bu sanatı icra etmeleri için izin veriyoruz.”
Küçük hesaplar peşinde koşan kadınlar görebileceğimizi sanıyorduk ama öyle bir toplumsal bilinçlilik bulmuştuk ki bunun yanında bizim milletlerimiz didişip duran şapşal çocuklar gibi kalırdı kıskançlık bulucağımızı sanıyorduk ama uçsuz bucaksız bir kız kardeş sevgisi ve tarafsız, önyargısız bir zekayla karşılaşmıştık ki bizde bir benzerini bulamazdınız.
“Birbirinin önüne geçmeye çalışan görgüsüz insanların olduğu; bazısı bir süreliğine de olsa tepeye çıkarken çoğunluğun sürekli en altta ezildiği; ilelebet kıvrım kıvrım kıvranan bir kitleyi, fukaralardan ve yozlaşmış kişilerden oluşan bir alt katmanı doğuran; kimsenin huzur ya da rahat yüzü göremediği; halkın genelinde gerçekten soylu özelliklerin ortaya çıkma imkânının olmadığı bir ‘varoluş mücadelesi’yle değil.”
“Zor durumdaki yurttaşlarının bekasını sağlamak için başkalarının topraklarını alıp kendilerininkine katmak ya da başka birinin rızkına el koymak üzere yağmacı seferlere çıkmaya da başlamamışlar.”
“Kesinlikle böyle şeyler olmamış. Bir araya gelip bir kurul oluşturmuş ve meseleyi enine boyuna masaya yatırmışlar. Hepsi de ne istediğini bilen, çok güçlü düşünürlermiş. Şöyle demişler: ‘Elimizden gelen çabayı gösterirsek bu ülke arzuladığımız huzur, rahatlık, sağlık, güzellik ve ilerleme standartlarında kabaca şu kadar sayıda insanı idame ettirebilir. Pekâlâ… Bundan daha fazla insan doğurmayacağız.’”
“İşte budur. Görüyorsunuz ya, onlar da anneydi ama bizim anladığımız anlamda çaresiz, istemsiz bir doğurganlıkla ülkelerini insanla dolup taşırmaya zorlanan, sonra da oturup çocukların acı çekmesini günaha girmesini, birbirileriyle dövüşerek ölmelerini izlemek zorunda kalan anneler değil, Bilinçli İnsan Yaratıcıları olan annelerdi. Onlarda anne sevgisi vahşi bir arzu, salt bir ‘içgüdü’ değil, tamamen kişisel bir duyguydu, bu bir dindi.”