"Sağlıksız aile düzeni, aile içindeki
kırgınlık ve küskünlüklerin devamını ister."
Hayretimi saklayamadım ve, "Niçin?" diye sordum.
"Aile içindeki kırgınlık ve küskünlüklerin sürdürülmesi, kişilerin birbirini anlamasını ve sağlıklı ilişkiler kurmasını önler. Bu tür kızgınlıklar ve küskünlükler, ailenin sağlıksız oluşunun temelinde yatan esas nedenleri
sakladığından, sağlıksız aile düzeni bu kırgınlıkların devamını ister. Bu nedenle, kronik çatışma ve sürtüşmeler ailede sürer gider."
"Bir diğer kural 'konuşmak yasak' kuralıdır," diye Yakup Bey açıklamasına devam etti; "Bu kuralı şöyle anlamak gerek: Aile üyelerinin ailenin işleyişi ile ilgili kurallar üzerine konuşmaları, tartışmaları, fikir yürütmeleri yasaktır. Aile içindeki sağlıksız durumdan, bu durumun ortaya çıkmasına
yol açan kurallar ve davranışlardan söz etmek yasaktır. Bu kural, beş özgürlüğün kısıtlı olmasına ilişkin biraz
önce sözünü ettiğimiz kuralın doğal sonucudur."
"Bu nedenden ötürü algılama özgürlüğünün inkârı çok zararlıdır. Çocuk bir şey, bir dünya algılar. Ailedeki otorite, yani anababa, 'Senin gördüğün dünya yanlış, doğrusu bu,' der. Eğer o kişi kendi algılamasında ısrar ederse, ki normali budur, o zaman otorite onu cezalandırır. Eğer bu kişi büyüme çağındaki bir çocuksa otoritenin, yani anababasınm bilgeliğinden hiç şüphe etmez, edemez. 'Demek ki, bende bir bozukluk var,' sonucuna ulaşır. Bu tür deneyimler kişinin özünü inkâr eden, zayıflatan yaşantılardır. Bu yaşantıların sık sık tekrar edildiği kalıplayan ailede kişinin özü zedelenir."
"Daha önceki buluşmalarımızda anlattıklarınızdan anladığım şu ki, algılama bizim entelektüel kararlarımızın altında çalışmaz, onun kendine göre bir işleyiş tarzı var. Sizin yeni deyiminizle, 'algı kendine özgü bir sistem,' olmalı."
"Algılamayı nasıl yönlendirebilirler?" diye sordum.
"Ailede otorite durumunda olan kişinin -ki bu kişi bizim toplumumuzda çoğu kere babadır- istediği biçimde algılanılması istenir."