"Roma bir yaşam kentidir, Venedik ise bir ölüm kenti. Dünyanın en güzel kentlerinden biri olan Venedik'e nasıl "bir ölüm kenti" der bu kadın diye bana kızacaksınız şimdi. Hakkınız da var. Venedik gerçekten dünyanın en güzel kentlerinden biridir. Ne var ki, bir ölüm kentidir gene de. Çarpıcı olduğu kadar kusursuz bir estetik içinde, kent yavaş yavaş çürümekte, Laguna'nın kokuşmuş sularına yavaş yavaş gömülmektedir. O görkemli sarayların ön cephelerinde kanallara inen mermer merdivenlerin alt basamakları, aslında bir bataklık olan Laguna'nın kirli sularının altında kalmıştır bile. Sarayların duvarları, rutubet yüzünden, cüzzama tutulmuşçasına lekeli ve delik deşiktir. Venedik, ağır ağır kirli sulara batmaya mahkûm, için için çürümüş muhteşem bir gemidir."
"Bir defasında, tam 14 Temmuzda, yani Fransızların milli bayramında, bir Fransız teknesi gecelediğimiz koya demir attı. Argo deyimle, "şunlara bir kıyak yapalım" dedik. Yarı yarıya suyla doldurduğumuz şişelere mumlar diktik; Büyük Fransız İhtilâlini anmak için, komşu tekneye küçük bir alev filosu saldık ve hep bir ağızdan milli marşları La Marseillaise'i söyledik. Fransızlar duygulandılar, bizi alkışladılar, bravo! diye bağırdılar."
"İyi giyinmek istemek başka şey, gözü dönmüş bir hâlde, bir büyük mağazadan çıkıp ötekine saldırmak, tutkuyla shopping yapmak başka şey. Benim bunu yapacak param olmadı hiçbir zaman. (Ancak okunmuş eski kitapları ya da o sıralarda İstanbul'da bulunmayan bazı Fransız peynirlerini alırdım.)
Ama param olsaydı da, o büyük mağazalara ayak basmazdım gene de. Çünkü kapitalist toplumun, sürekli ürettiği tüketim mallarını, bilmem kaç katlı koskocaman mağazalarda gözler önüne sermesi, öteden beri midemi bulandırır. Bir şey almam gerekiyorsa, bunu küçük bir dükkândan almayı yeğ tutarım."