Hayatta kalmanın tek yolunun psikolojik olduğu kadar fiziksel olarak da kaçmak olduğunu anladım. Uzağa gitmeliydim, çok uzağa. Ancak o zaman güvende olabilirdim. Sonunda, on sekizime geldiğimde üniversiteye girmemi sağlayacak notları tutturdum. Surrey'deki o yarı açık hapishaneyi terk ettim ve özgür olduğumu zannettim.
Yanılıyordum.
O zamanlar bilmiyordum ama artık çok geçti. Babamı içselleştirmiş, benimsemiş ve bilinçaltımın derinliklerine gömmüştüm. Ne kadar uzağa kaçarsam kaçayım gittiğim her yere onu da götürüyordum. İçimde bir cehennem azabı, tamamen onun sesiyle çınlayan, susmak bilmeyen öfkeli bir koro, değersiz, utanç verici bir başarısızlık abidesi olduğumu haykırıyordu.
Malum sebeplerden dolayı bu çok ürkütücü: Hafızanın öncesindeki diyarda hangi aşağılanmalara maruz kaldık, hangi işkencelere, tacizlere uğradık kimbilir. Karakterimiz biz farkında bile olmadan şekillendi. Ben gergin, korku dolu ve endişeli büyüdüm. Bu endişe var oluşumdan önceye dayanıyor ve benden bağımsız olarak var görünüyordu. Ama yanında kendimi hiç güvende hissetmediğim babamla ilişkimden kaynaklandığı kuşkusunu taşıyorum.