Seni kim üzdü bu kadar?” diye sordum.
“Boş ver.”
“Çok mu özel?”
“Hayır, çok klasik.”
“Anlıyorum,” dedim. “Kadınlar bekliyorlar, güvenebilecekleri bir adam arıyorlar. Sonra da o adamın piçin biri olduğu ortaya çıkıyor. Ve böylece bir kere kırılması gereken kalpleri iki kere kırılıyor.”
“Sen kaç yaşındasın,” dedi.
“Yirmi bir,” dedim, on dokuz olduğum halde.
“Hiçbir bok bilmediğin halde her şeyi bildiğini zannediyorsun,” dedi. Saldırgan bir tavırla söylememişti bunu. Birine en sert lafı söyle ama yumuşak bir ses tonuyla, gülümseyerek söyle o lafı, alınmak istese bile alınamaz.
“Kız arkadaşın var mı?” diye sordu.
“Bazen.”
“O nasıl oluyor?”
“Sadece sarhoşken gidiyorum. Bazen içeri alıyor, bazen almıyor. Hiçbir şey içmiyor ama kafası benden güzel. Komşulara kuzen numarası yapıyoruz. Karışık bir durum.”
“Onu elinde tutmak istiyor musun?”
“Bazen.”
“O zaman onu sürekli suçla,” dedi. “Bazen suçlama sürekli suçla. Suçsuzluğunu kanıtlayamadığı sürece sana kötü davranamaz.”
“Niye öyle yapsın ki?”
“Çünkü kadınlar doğuştan suçlu olduklarına inanmaya yatkındırlar.
Daha samimi olayım ister misiniz?
Bu yaşadığım hayat o kadar benim değil ki;
herhangi bir saatimde birisi gelip de bana ‘Haydi kalk, sıran geldi, kendi kendin ol!’ diye bağırsa, sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi inanıp koşacağım.
Bu his bende o kadar kuvvetli.