Stephen Covey’in kitabı elime geçtiğinde, hayatımın dışarıdan bakıldığında düzenli ve üretken, içeriden bakıldığında ise yorucu ve huzursuz bir dönemindeydim. Geriye dönüp baktığımda; tamamlanmış eğitimler, girilmiş sınavlar, ertelenmiş beklentiler ve sürekli açık tutulmaya çalışılan bir “ilerleme hattı” görüyorum. Ancak bugün kendime daha dürüst bir yerden bakabildiğimde şunu kabul ediyorum: Bu çabanın önemli bir kısmı, bilinçaltımda kurduğum büyük bir “gösteri”nin parçasıydı. Görünür olmak, yeterliliği ispatlamak ve alkışla teyit edilmek istiyordum.
Bu noktada baştan bir netlik koymak gerekir. Covey’in kitabında beni doğrudan dönüştüren derin anlamlar bulduğumu söyleyemem. Metin benim için bir rehberden çok, başlatıcı bir mekanizma işlevi gördü. Asıl kırılma, kitapta yazılanlardan değil; o başlatıcı cümlelerin açtığı boşlukta durup kendi hayat pratiğimi yeniden okumamdan doğdu. Bu yazı, bir kitabın yorumundan ziyade, durdurulmuş bir hayat akışında yapılan kişisel bir muhasebenin kaydıdır.
Zamanla fark ettim ki sahne tamamen kapanmamıştı; ancak ışık da benim üzerimde değildi. Varlığım inkâr edilmiyor, ama görünmeme de izin verilmiyordu. Bu hâl, açık bir dışlama değil; sessiz bir mesafe üretme biçimiydi. İnsanı bağırarak değil, suskunlukla terbiye eden bir karanlık… Karanlıkta atılan küçük bir göz kırpması gibi: “Buradasın ama bekle.”
Bu dönemde yaşadığım şey, basit bir geri plana düşme değildi. Geçmişle bugün arasına görünmez bir çizgi çekilmişti. Ne tamamen dışarıdaydım ne de gerçekten içeride. Bu belirsizlik, insanı farkında olmadan kurban psikolojisine iter. “Bunca emeğe rağmen” diye başlayan cümleler, zihnimde güçlü bir savunma hattı oluşturdu.
Ancak zamanla şunu fark ettim: Bu kurban hissi, can yakıcı olduğu kadar konforluydu. Sorumluluğu dışarıya bırakıyor, beni