Evrenin yoktan var olduğunun kabulü şu sonuçları gerektiriyordu: Evrenin kendi kendine var olması mümkün değildir. Onu var edecek bir Özne, Yaratıcı bulunmalıdır. Bu Özne’yi beş duyu ile algılamak olanak dışıdır. Çünkü, duyularla algılanabilecek bir şey, cisimlerden bir cisim, bu nedenle de evrenin parçalarından bir parça olacaktır kaçınılmaz olarak. Dolayısıyla, bir yaratıcıya muhtaç olacaktır. O yaratıcı da üçüncü bir yaratıcının varlığını zorunlu kılacaktır. Bu zorunluluk zinciri, sonsuza kadar sürüp gidecektir. Oysa bir şeyin sonsuzca sürüp gitmesi mümkün değildir. Buna göre evren için, cisim ve cisimsel olmayan bir Yaratıcı gereklidir. O Yaratıcı, cisim olmadığı için, duyular yoluyla algılanması söz konusu olamaz. Çünkü duyular, ancak cisimleri ve cisimsel olan nitelikleri duyumsayabilir.
Acaba evren yoktan mı var olmuştu, yoksa başlangıçsız mıydı (kadim), yokluk kendisini hiç öncelememiş miydi? Kuşku ve ikircim içindeydi. Bu iki olasılığın hangisinin doğru olduğu konusunda bir seçim yapamadı, bir karara varamadı.
Bu kuşku ve ikircim nereden kaynaklanıyordu? Evrenin (büyük âlem) başlangıçsız (kadim) olma ihtimali üzerinde durduğu zaman, sonsuz uzama sahip bir cismin imkânsızlığını ortaya koyan kanıtlara benzer birçok engel, başlangıçsız ve sonsuz bir varlık düşüncesini de imkânsız kılıyordu. Üstelik bu varlığın yaratılmışlardan (havadis) arınmış olmadığını da görüyordu. Yaratılmışlıktan arınmayan bir varlığın, yaratılmışlardan önceliği (takaddüm) düşünülemezdi. Yaratılmışlar üzerine önceliği olmayan herhangi bir varlık da, zorunlu olarak, yaratılmış olacaktı.
Hay, bütün çabasını kullanarak yaptığı araştırma ve çıkarımlarla bu bilgilere ulaşınca, Tanrı vergisi (ilm-i zarurî) olarak, her yaratılmış için bir yaratıcı bulunması gerektiği bilgisine ulaştı. Buna koşut olarak bütün biçimler için bir özne ve etken bulunması gerektiği gerçeği de zihninde yerleşti. Bunun üzerine, önceden öğrendiği biçimleri yeniden düşündü. Tümü de sonradan olan (hâdis), yaratılmış şeylerdi ve her biri için bir öznenin varlığı zorunlu idi.
Hayvanlar, doğal olarak örtülüydüler. Gizlenmesi gereken yerleri kuyrukla, kürkle ve benzerleriyle gizleniyordu. Kendisi bunlardan da yoksundu. Bu durum kendisine ağır geliyor, üzülüyordu.
Hay bin Yakzan’ın bizdeki etkilerinden söz etmek mümkün değil. Çünkü biz ne İbn Tufeyl’i, ne de eserini tanıyoruz.
Batılılaşma süreci içinde “düşüncel bir göç”, “ruhsal bir uyruk değişimi” olayı yaşayan aydınımızı değerlendirirken Sait Halim Paşa bunların “Bilgisizliğin en kötüsüne, kendini bilmeme”ye düştüklerini söylüyor.
Gerçekten de aydınımız, toplumumuzun ahlakî ve manevî hayatını, toplumsal ve siyasal geleneğini, kaynaklarını, anlayışını, kısaca toplumun dehasını temsil eden, ulusal varlığını, düşüncesini, kültür ve sanatını kuran değerleri küçümsemiş, aşağılamış, bunları araştırma ve inceleme gereği duymamıştır.