Teyy

Teyy
@Teyve
Öğrenci
İstanbul
24 okur puanı
Mart 2017 tarihinde katıldı
Toplumları denetim altına almak isteyen­ler bunun en kolay, en etkili, en iyi sonuç veren yolunu toplumları dış baskılar yoluyla bazı davranış biçimlerine zorlamak suretiy­le değil; toplumda yürürlükte olan düşünüş ve duyuş biçimini denetleyenin isteklerine uyumlu kılmak suretiyle buldular. Yani de­netlenen toplum kendine dayatılan tutumları gönüllüce ve sanki kendine mahsus iç za­ruretler gereği imiş gibi yerine getirdiği za­man toplum bir köleler topluluğu gibi hare­ket ettiği halde köleliğin zilletini hissetmi­yor. Böylece kölelikten kurtulma imkânlarını kendi elleriyle ortadan kaldırıyor. Siyaset alanında denetim altına alınarak köleleştirilen toplumlar iki işleme maruz bırakılıyorlar. Bunlardan birincisi denetlenen toplumun yönetim kadrolarının denetime zorluk çıkarmayacak unsurlardan oluşması­dır. Denetleyen güç denetlediği toplumun başına kendi dilinden anlayan ve fakat o dili efendinin ehliyet ve salahiyetiyle kullana­mayan yöneticiler yerleştirir. İkinci işlem denetlenen topluma denetleyici gücün ideo­lojik kalıplarının ezberlettirilmesidir. Sözkonusu ideolojinin temellerinin incelenip anla­şılarak kavranması beklenmez, hatta isten­mez. İstenilen sonuç denetleyici gücün da­yattığı manevi ambalajın kabulüdür. Denet­leme işleminin iki kanadından biri eksik ka­lırsa kölelikten kurtuluşa açılan kapı aralık bırakılmış demektir. Öyleyse siyasi istikrar ve özgün düşünce kölelik karşısında gücün artırılmasına yol açar diyebiliriz.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Dünyada ve Türkiye'de İslâmî dönü­şüme ancak seçkin bir Müslüman zümre ön­cülük edebilir. Seçkinliğin kaynağı savaşçı­lıktır. Dolayısıyla savaşçı niteliklere dirsek çevirmek İslâmî dönüşüme muhalif bir ko­numu benimsemek anlamına gelir. Bunu bir başka ifade ile savaşçı niteliklere yönelenle­rin seçkinliğe de yöneldiklerini söyleyerek dile getirebiliriz. Dünyanın hiç bir yöresinde ve dünya tari­hinin hiç bir döneminde çekirdek birimi sa­vaşçı olmayan hiç bir kültür yoktur. Modern medeniyetin çağlar boyunca haberdar oldu­ğumuz kültür ve medeniyetlerden temel far­kı, hatta modern medeniyetin bir sapkınlık olarak adlandırılabilme kolaylığı onun bir tahvil ve hisse senedi savaşını esas almış ol­masındadır. Buna rağmen modern medeni­yetin ve onun ürünü olan dünya sisteminin savaşçılardan arınmış bir kültüre dayandı­ğını ileri sürmek mümkün değil. Sistemin dayandığı kültür sinsi ve seciyesiz bir sava­şın ürünüdür. Sistem savunucularının sinsi­liğinden ve seciyesizliğinden şikâyet etme­nin gereksizliğini vurgulamak zorundayız. Dünya sistemi değerleri değerden düşürerek ayakta durabiliyor.
Müslümanların Türkiye'nin siyasi haya­tında belirleyici bir rol oynamaları ne onla­rın şimdi olduğundan daha dindar tutumlar benimsemek üzere harekete geçmelerine, ne de İslâm kaynaklarının kendilerine öğretti­ği konularda daha bilgili ve bilinçli bir ko­num elde etmelerine bağlıdır. Müslüman zümrenin Türkiye'deki yeniden biçim alışta söz sahibi olması doğrudan doğruya "seçkin­lik" ve "özgürlük savaşçısı" nitelikleriyle kendisi arasındaki mesafeyi kapatmasına bağlıdır. Her şeyden önce Müslümanların kitleden, "yığın"dan farklı bir "zümre" meydana geti­rip getirmedikleri önem kazanıyor. Yani ni­yetleri ve özlemleri dolayısıyla sürü içinde sürüklenen çoğunluktan kendini yalıtmış bir "İslâmî kesim”in farkedilir bir belirgin­likte olup olmaması önemli. Böylesi bir be­lirginliğin tutulan mevzi ile, girilen siperle doğrudan ilgisi var. "Mevzi" gibi, "siper" gibi askeri terimleri kullanışımız boşuna değil. Müslümanların seçkin özellikler kazanmaları da, özgürlüğe sahip çıkmaları da onların savaşçı niteliklerinden kopartılamaz. Yahut şöyle demeliyiz: Müslümanlar savaşçı niteliklere uzak durdukça seçkinliğe ve öz­gürlüğe uzak kalmayı seçmiş olurlar.
Türkiye'nin bü­tünlüğü deyince ne anlamalı? Türkiye par­çaları bir arada tutan dıştan bir gücün etki­siyle bütünleşmiş bir yapı mı arz ediyor? Yoksa parçalar içten gelen güçleriyle mi bü­tünleşmeyi başarmışlar? Eğer Türkiye'nin bütünlüğü farklı unsurların birleşmesi so­nucu varılan bir bütünlükse unsurlar ara­sındaki farklar ağırlıklı olarak yatay bölün­meye mi yoksa dikey bölünmeye mi dayalı­dır? Bütün bu sorulardan daha önemlisi: Türkiye’nin bütünlüğünü savunanlar aynı zamanda Türkiye’nin bütünleşmesini de sa­vunuyorlar mı? Diyeceksiniz ki bir ülkenin bütünlüğünü isteyen aynı zamanda o ülkenin bütünleşmesini istemez mi? Bu soruya hem evet, hem hayır diye cevap verebiliriz. Bir toplum üzerinde hegemonya kuranlar ve kurmak is­teyenler o toplumun bütün kalmasının aynı zamanda kendi sultaları altında kalması anlamına geldiği taktirde "bölünmezliği" sa­vunacaklardır. Aynı iktidar odağı bütünleş­meye karşı çıkabilir. Zira kendi içinde bü­tünleşmeyi başarmış bir toplum yönetim ka­demelerini kendisiyle türdeş kılma başarısı­na erebilir ki bu da bir hegemonyanın sonu demektir. Bir ülkenin ve toplumun bütün­leşmesi yolunda çaba harcayanları güden düşüncenin hegemonyacı bir niyet taşımadı­ğını ve bir arada yaşama iradesini izhar etti­ğini söylemeliyiz. Bütünleşme bütünlüğü iç­ten ve hakların koruması suretiyle sağlar. Ama bütünlük o toplumda hakların temina­tına dair bir şey ifade etmez. Bu toplumun varlık nedeni konusunda zihinde beliren bütün so­ru işaretlerinden kurtulmak zorundayız. Ancak o zaman bölünmezlikten haklı ve isa­betli bir anlam çıkarmamız mümkün. Hege­monyacı güçlerin bütünlük önerilerini kabul yerine, kendi özgürlüğümüzün gereği olan bütünleşmeyi sağlayabilmemiz imkân dahi­linde.
Bir toplumun "iyilerinin ne kadar iyi ol­duğuna bakarak o toplumun kendi çıkış yo­lunu bulduğunu anlayabiliriz. Ama bir top­lumun kötülerinin ne kadar kötü olduğuna bakıp o toplumun yoldan çıktığını kabullen­mek olan biteni kavrayacak kadar "iyi" ol­madığımızın göstergesidir.