Teyy

Teyy
@Teyve
Öğrenci
İstanbul
24 okur puanı
Mart 2017 tarihinde katıldı
Birlikte yaşamamızın vardığı yer insa­nın insanı sömürmesi suretiyle işleyen bir toplum düzeni ise yani toplum hayatı "insan insanın kurdudur" kuralına uyularak işleyiş gösteriyorsa demokrasiden beklenilen bir türlü olacak; eğer o toplumun insanları "bi­rimiz hepimiz, hepimiz birimiz için" kuralı uyarınca yaşamayı benimsemişlerse demok­rasi talepleri başka türlü tezahür edecektir. Katılım ancak ikinci yaklaşımın ürünü ola­bilir. Batı medeniyetinin, dolayısıyla dünya sisteminin yer küreyi etkisi ve baskısı altına alma süreci bazı insanların diğer bazı insan­lara ait maddi ve manevi değerleri yağmala­masıyla yaşandı. Günümüzde aynı sürecin yürürlükte olduğunu ve üstelik yolu üzerin­deki engelleri kolaylıkla kaldırarak hızlı mesafe katettiğini görüyoruz. Demek ki bugün toplumlara baskın çıkan sadece yağma­lama ahlakıdır. Bu ahlak içinde demokratik talepler öncelikle kendini yağmalatmamak yönünde olacaktır. Ama yürürlükteki ahlak tahrip edilmediği takdirde insanlar yağma­dan zarar görmemenin yolunun yağmaya iş­tirak etmekten geçtiğine inanacaklardır. Ni­tekim, öyle olmaktadır ve yalnız Türkiye'de değil, dünya sisteminin hükümranlık kur­duğu her yörede "köşe dönücü" felsefenin yerleşmesinin dayanağı budur.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Tarım, sanayi ve hizmet sektöründe ça­lışan insanlar sadece bir koloni halkının sa­hip olduğu ruh durumuyla faaliyetlerini de­vam ettirebiliyorlar. Öyle yapmadıkları za­man askeri müdahale geliyor. Enflasyonu değil durdurmak, yavaşlatmayı bile başara­mayan Türkiye ırk bağları olduğu öne sürü­len ülkelerin liderliğine göz koyuyor. Eğitim ve öğrenim düzenini değil ıslah etmek, yoz­laşmasını bile önleyemeyen Türkiye etnik farklılaşmaya bir çözüm bulacağını sanıyor.
Devletin deva­mını sağlayan halkın katılımı değil. Esasen bir devletin varlığı doğrudan doğruya bir ke­sim insanın "iktidar" kullanma başarısına dayalıdır. Devletin iktidarı ve halkın yönetime katı­lımı arasındaki ilişkiyi yerli yerinde kavra­yabilmek için her şeyden önce katılımdan neyi anladığımızı açıklıkla dile getirmeliyiz. Toplu halde yaşamak zorunda bulunan in­sanlar ister istemez içinde yaşadıkları top­luluklara katılmış durumdadır. Bu kaçınıl­maz birlikte oluşla "katılım" arasında belir­gin bir fark var. İnsanlar arasındaki ırk, dil, din ve nihayet kültür birliği onları zorunlu beraberliğe itebilir. Böyle bir beraberliğin kaçınılmaz ürünü olarak bu insanlar devlet veya devlet benzeri örgütlenmeler içinde bu­lunabilirler. Irk, dil, din ortaklığı yüzünden yan yana gelmiş bir topluluğa katılmış bu­lunmak "katılım" değildir. Katılım, bir insa­nın içinde bulunduğu uğraşı topluluğun kaderiyle ilintili kılması demektir. O halde ka­tılımın iki unsuru var: birincisi insanın topluluğun varlığı ve devamı bakımından anla­ma sahip bir uğraşı olması; diğeri bu uğra­şın topluluğun kaderine bağlanması. Diyebi­liriz ki katılım dışardan farkedilebilecek belirtilerden çok insan ve insanların iç bütün­lüğüne dayalıdır. Katılım bir başarıya ulaşmaya değil, bir başarıyı tekrar etmeye yarar ve bu anlamda tarihin bulunması ile katılım aynı yönde ha­reket eden toplum değerleridir. Katılımını sağlamış yani tarihini bulmuş bir toplum, bir "millet" devletlerin yıkılması, toplulukla­rın parçalanması gibi etkilere maruz kaldık­tan sonra bile varlık gösterme başarısını tekrar edebilirler. Katılımı aşağı seviyede kalmış topluluklar ise dış belirtilerden al­dıkları güçle devletler kursalar ve devam ettirseler bile başarılarını tekrar edecek daya­naklardan mahrum kalırlar. Bu topluluklar için
Farketmemiz, anlamamız gerekir ki mi­rası bize en yakın olan Osmanlı devleti yö­neten ve yönetilen arasındaki bağın "nomos" aracılığıyla kurulduğu bir toplumu işler kıl­mış, ama siyasi katılımı sağlamaktan uzak kalmış bir kuruluştu. Yani en azından kla­sik çağında kendine mahsus bir hukuk dev­leti sayılırdı. Buna karşılık reaya ve köylü­nün katılımına bir devlet olarak kapalıydı. Müslüman ahali siyasi yapıyı devletin İs­lam'ı yegâne geçerli görüş sayıyor olmasın­dan ötürü kendine ait kabul ediyor, yine de bu kabul Müslüman ahalinin tek taraflı rı­zasından başka bir anlam taşımıyordu. Ger­çi Osmanlı devlet kuruluşunda feodalizmi yaşamış Avrupa'nın sınıf ayrımı geçerli de­ğildi ve yönetici zümrede yer almak için kan bağı, toprak mülkiyeti gibi kayıtların zorla­yıcı baskısı yoktu. Dolayısıyla toplumsal üs­tünlük bakımından yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya geçiş oldukça esnek esas­lar dahilinde cereyan ediyordu. Ne var ki bu esneklik yalnızca devlete dahil olanların ya­rarlanabildiği bir hareketliliğe mahsustu. Devletle halk arasındaki çizgi kalın bir çizgi değildi belki, ama kesin bir çizgiydi.
Muhatap olduğumuz her teklifte, atacağımız adımlara ilişkin her değerlendirmemizde insan olarak bizi tedirgin eden bir ruh durumunu yaşarız. Bu ruh durumu şimdiki "ben”imizin bir önceki "ben”imizle ilişkisinde bizi zorluklara sürükler. Nietzsche’nin dile getirdiğine göre "Hafıza bunu ben yaptım der, gurur bunu ben yapmış olamam der ve her defasında iddiasından vazgeçen hafıza olur." Yani insanlar olarak bizler gururumuzun düzenleyici etkisine gerçekleri kabulden doğan katlanma zaruretinden daha fazla kapılırız. Aynı olayı yaşayan iki insan bir süre sonra yaptıkları değerlendirmede gerçeği değil gururlarının onlara yaptırdığı tercihleri yansıtır duruma gelirler. Gururun böylesine baskın çıkışı, insanların geleceklerine bir arınma isteğiyle atılma çabalarının bir sonucudur. Arınma isteğinin sanıya (zanna) dayandırılması ile doğruya (hakka) dayandırılması kâfirle müslümanı birbirinden ayıran çok önemli bir kıstas olarak hesaba katılabilir. Sanıya dayanan arınma isteği beraberinde hiç bir yükümlülük ve sorumluluk getirmediği için "kir"i olduğu gibi bırakır. Arınmak isteyenin gerçeklerden kopuk olarak haklılaştırılmasını öngörür. Böyle bir kabulün sonucu insan elinden ve dilinden sadır olan hataların yerli yerinde birer olgu gibi anlaşılmasına varır. Oysa doğruya dayanan arınma isteği öncelikle "emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker" gerektirir. Arınmayı doğruya dayanarak ve dayandırarak gerçekleştirmek isteyenin önünde arıtarak arınmak ve arınarak arıtmak gibi bir hedef vardır. Diyebiliriz ki doğruya dayanmak aynı anda hem etkin ve hem de edilgin olma zorunluluğunu getirir. Arındığı halde arıtmayan insan ilişkilerinde baskıcı bir tutumun yürürlüğe girmesi için yer açar; arıttığı halde arınmayan ise bu baskıcı tutumu bizzat ve bizatihi uygulama alanına sokar.