Teyy

Teyy
@Teyve
Bek­lenti bekleyiş değildir. İnsanın bir beklenti sa­hibi olmasıyla, bekleyiş halinde olması birbi­rine zıt iki durumdur. Beklenti sahibi doğruyu kendi keyfince çerçevelemiş ve bu çerçeve gereğince doğacağını umduğu sonucu tasarruf etmeye hazırlanmıştır. Eğer beklentisine kavuşursa bundan gururlanır, beklentisi bo­şa çıkarsa ye'se düşer. Bekleyiş halinde olan insan ise ortaya çıkan her sonucu doğruya bi­raz daha yakınlaşmanın fırsatı diye değerlendirir. Genel geçer ölçülere göre sonucun "iyi" veya "kötü" olması bekleyiş halindeki insanın doğruya yönelişinde bir kesinti doğurmaz. Çünkü beklemek, bekleyiş içinde bulunmak, halini bekleyişe göre ayarlamak hakka, haki­kate, doğruya teveccüh etmektir. Yüzünü doğruya çevirmek beklemekten başka bir şey değildir. İslam akâidinde Allah'tan ümit kesmek küfürdür, Allah'tan emn de küfürdür. Diyebi­liriz ki ümit kesenler de, emn halinde olanlar da düşüncelerini doğru üzerinde hükümran­lık kurdukları zannına kapılmışlar; bu zanna dayanarak beklentiler edinmişlerdir. Tek ve değişmez hakikatin kendi kuruntuları çerçe­vesinde sona erdiği yanılgısına düşmüşlerdir. Ümit keserken de, emn hissi edinirken de işi­tici özelliklerini köreltmişler, kendilerini aç­maktan, yaratılışlarının hakikatine açılmak­tan imtina etmişlerdir. Diyebiliriz ki bekle­mek ümidi koruyor olmanın belirtisi olduğu kadar, emn halinden korunuyor olmanın da belirtisidir. İnsanoğlu hiç bir beklentisi ol­maksızın beklerse kendini hakikate doğru at­mış olur. Bu atış, bu atılış her insanın işitme, kabul edilme çapına göre hakikatle bağlantı kurmasına, doğrudan payını almasına fırsat verir. Beklemek her ne kadar doğrudan insana düşecek olanı almaya hazır durmak ise de, sa­dece bu kadar değildir. Beklemek aynı za­manda bekçilik etmektir. Çünkü bekleyen ka­yıtsızca durmaz.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
El-Enbiya suresinin otuzyedinci ayetinde mealen şöyle buyuruluyor: İnsan aceleden yaratılmış[tır]. Size ayetlerimi göstereceğim. Benden onu acele istemeyin! Zihin ülkesinde yaşayan, ölen insan bu ülkenin dü­zenini kendi hevasına uyarak tertiplemeye kalkar ve iradesiyle bu ülkenin hareket isti­kametini belirleyebileceği zannına kapılırsa acelecilik etmiş olur. İnsanın zihin etkinlikle­ri sebebiyle kendini ve hemcinslerini felakete sürükleme macerası böyle başlar. Oysa bekle­yenler sadece bekleme sabrını ve metanetini gösterenler iyinin, doğrunun, sahicinin, güze­lin ve faydalının birbirine ne zaman, nerede denk düştüğünü görme fırsatına kavuşurlar.
Zihin bir ülkeyse eğer her ülke gibi onun da sınırları olmalıdır. Bu sınırlar içinde biz in­sanlar doğru-yanlış, sahici-sahte ayırımı ya­pıyoruz. Daha da ilginç: Ülkemizin bir tarihi var. Ruhbilimin sınıflandırdığı zihin etkinlik­lerinin her biri birer süreç. Anlama, bilme, öğrenme, dikkat, algı gibi etkinlikler, içinde yaşadığımız zihin ülkesinde "ömür" sürüyor. Es­tetik seçmelerimiz ve sanatı ilgilendiren ani kavrayış ve çakışın bile bir tarihi var. İşte biz bu şartlar altında insanlığımızı arıyor, bulu­yor, kaybediyoruz. Zihin ülkemizin bayındırlığı ve bağımsızlığı veya tersine tahribatı ve istilaya uğramışlığı tek tek her birimizi ilgi­lendirdiği gibi bütün insanlığı da ilgilendiri­yor. Hepimizin tek tek zihin ülkesi olduğu, he­pimiz aynı zihin ülkesinde yaşadığımız için seviyor, nefret ediyor, seviniyor, üzülüyor, kutsuyor ve kargışlıyoruz. Zihin ülkemiz ezeliet ve ebediyet arasındaki (büyüyen, küçü­len, alçalan, yükselen ama) sonu, eceli olan varoluşumuzun mayasıdır. Varoluşumuzun mayası olarak zihin ülkemiz dış âlemlere doğru harekete geçmemizi sağlar. Bazan taşar, yayılır, akınlar düzenleriz; bazan geri çekilir, ricat eder, iç savaşlara sürükleniriz. Bütün bu hareket süreci ve süresi içinde yapacağımızı bir mühimmatı kullanarak yaparız.
İnsana yaratılıştan verilen ve onu zayıf kı­lan özellik, onu aynı zamanda kuvvetli kılan özelliktir. İnsanın en zayıf yanı en kuvvetli yanıdır da diyebiliriz. Biz insanlar gücümüzü zihin etkinliklerimizden devşirdiğimiz gibi, zihin etkinliklerimiz dolayısıyla zaafa düşü­yoruz. Bütün diğer yaratıklardan farklı ola­rak biz insanlar bir "zihin" ülkesinde yaşıyo­ruz. Biz insanların bir zihin ülkesinde yaşadık­larını söyledim, ama hepsi bu kadar değil. Biz insanlar aynı zamanda zihin ülkesinde ölü­rüz. Bir gerçek olarak ölüm sadece insanın tanıyabileceği, insanın farkına varabileceği bir vakıadır. Bir vakıa olarak ölüm in­sanın zihin etkinliği aracılığıyla kavranılır. Heidegger'in dikkatimizi çektiği gibi: "Bir insan doğar doğmaz ölmeye yetecek kadar yaş­lanmış olur." Hemen eklemekte yarar var ki insanın doğumu hiç bir zaman biyolojik olay­dan ibaret kalmaz. İnsanın doğduğu yer de zi­hin ve zihinler ülkesidir.
HEVÂ VÜ HEVES. Nedir hevâ vü heves? Zevk ve şehvetler... İnsanın zevk ve şehvetlerinin güdümüne girmemesini, hevâ vü hevesine uy­mamasını öğütler din. Aynı din körlüğü ve sağırlığı kınar. Duyularımı harekete geçireceğim ve zevklerime kapılmayacağım. Nasıl olacak bu? Acaba hoşlanmam gereken ve nef­ret etmem gereken şeyler birbirinden ayrıl­mış mı? Öyle görünmüyor. Haksızlık karşı­sında susmam ne kadar kötüyse; güzellik kar­şısında duyarsız kalmam o kadar kötü. Adale­ti aramam, giderek kısas istemem ne kadar iyiyse; bayağılığı yok etme girişimim, yalanı yıkma atılımım o kadar iyi. İnsan olarak iliş­kide bulunduğum eşyanın vasıflarına dayanarak iyiyle kötüye anlam veremiyorum. Vakıaların lehime veya aleyhime cereyan ettiğini öğrenmeme dair bir ön donatımım yok. Eş­yayı da olayları da kendim bir şey olarak değerlendirebiliyorum. Bırakıldığım dünya ha­reket halinde, ben hareket halindeyim. Zevk ve şehvetlerime uyarak her iki hareket ara­sında bir uyum sağlamaya kalkarsam her do­yum bir kapanış yani körlük ve sağırlık duru­muna dönüşecek. Bir tek yol var önümde ki duyularımı hare­kete geçirdiğim halde hevâ vü hevesime kapıl­madan sonuna kadar yürüyebilirim. Bu yol almadan önce ödeme yoludur. Yağma yok, ka­zan da ye diyenler haklı. Ganimet can pahası­nadır. Böylece insanın dünyaya salıverilmiş belalı hayvanlar değil, dünyaya kulluk göre­viyle bırakılmış yaratıklar olduğu anlaşılabi­lir.