Teyy

Teyy
@Teyve
Toplum hayatının yeni ihtiyaçlar doğurduğu ve toplum ilişkileri gelişip karmaşıklaştık­ça ihtiyaçların da biçim değiştirdiği düşüncesini öne sürmek ölüm gerçeğini insandan uzaklaştırma niyetinin en uç noktasıdır. Meselâ, "otomobil artık bir ihtiyaç" gibi bir cümle söylediniz mi dünyada bulunuşunuzun anla­mından ne ölçüde koptuğunuzu itiraf etmiş olursunuz. 1940'lı yılların ABD'sinde milyo­ner çocuklarının devam ettiği okulların birin­de en mübrem ihtiyaç nedir sorusuna örgencilerden biri "dudak boyası" diye cevap vermiş. “Çünkü" demiş "annem yemeden yaşayabilir, ama dudaklarını boyamadan asla". Ben milyoner çocuğunun doğruyu dile getirdiğine inanıyorum. Eğer ekmek bir ihtiyaç madde­siyse dudak boyası neden olmasın? İsteklerimizdir biz insanları hayat içinde anlamlı bölgelere ulaştıracak, ihtiyaçlarımız değil. İsteklerimiz istencimizin (irademizin) harekete geçmiş (kinetik) halidir. İsteriz, is­tekte bulunuruz, dua ederiz. Böylece anlam peşinde iz sürdüğümüzü dışa vurmuş oluruz. Ama ihtiyaçlarımızı gidermek üzere davra­nışlarımızı ayarlama yolunu tutarsak, bir ba­kıma anlamı içimizde tamamladığımız zan­nıyla davranmış oluruz. Meselenin can damarı yine de bir paradoks: İnsanların ihtiyaçları olduğundan yola çıkarak hayatı ve hayatını düzenlemeye girişenler bir gün kendilerinin ihtiyaçtan vareste kalacakları önyargısını iç­lerinde barındırırlar. İhtiyaçlarını tatmin ettiklerinde ihtiyaçları kalmaz. Öte yandan is­teklerini dile getirmekle yetinenler her za­man muhtaç olduklarını bilenlerdir. İsteyen­ler ihtiyacın cinsi ve miktarını ister istemez "verecek" olana bırakmışlardır. Üstelik bütün istekler yerinde, meşru, yararlı olmayabilir. Bu yüzden isteklerimizle savaşabilir, istekle­rimizi önleyebiliriz. Ama ihtiyaç öne sürüldüğünde almak istediğimizi sanki bir hakka
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Yaygın olan ve derinliği olmayan yaklaşı­ma rağbet edersek ihtiyaçlar temelli, vazgeçi­lemez şeylerdir deriz. Buna karşılık istekleri­mizin temelsiz olabileceğini, isteklerimizden vazgeçebileceğimizi kabul etmeye yatkınız­dır. Sahiden öyle mi? İnsan olarak istekleri­mizin ihtiyaçlarımızdan önde geldiğini söyle­mek daha doğru değil mi? Evet, daha doğru. İnsanlar olarak ihtiyaçlarımız diye bildiğimiz, ihtiyacımız sandığımız şeyler birer ya­pıntı; oysa isteklerimiz özümüzden yayılan eğilimlerin uzantısı. Gerek kendimize özgü, gerekse başkalarına özgü ihtiyaçların neler olduğunu söyleyebilmek için öncelikle ihtiyaç sahibi yaratığın mahiyeti hakkında bir kara­ra varmamız gereklidir. Kimin ihtiyaç içinde olduğunu söylüyorsak, artık o elimizin altın­dadır. Kendi ihtiyaçlarımız derken de kendi­mizi el altında bulundururuz. Neye ihtiyacı olduğunu bilecek kadar bir tanıma sokuşturduğumuz yaratıklardır ihtiyaç sahipleri. Ba­kımını üstlendiğimiz hayvanların nelere ihti­yacı olduğunu düşünürüz de bozkırın ortasın­da bir kış gecesi karşımıza çıkan aç kurdun bi­zi yemeye ihtiyacı olduğunu düşünmeyiz.
İktisatçılar niçin insa­nın istekleri sınırsızdır demiyorlar da ihtiyaç­ları sınırsızdır demek gereği duyuyorlar? Ke­limenin büyüsünden yararlanmak istiyor[lar] da ondan. Üstelik, iktisatçılar karmaşık insan ilişkilerinin yürürlükte olduğu yani insanların yaşama doğrultularını büyülenme tehli­kesi altında aradıkları bir dönemde ihtiyaç­tan söz ediyorlar: Büyü üstüne büyü.
Yılmadan yap. Fırsatı kaçıracağın için değil, önünde yılgınlık göstereceğin her kimse­nin bir zorba veya bir zorba adayı olması yü­zünden. Yılma ki sıcaktan kavrulana gölgen, suda boğulana elin erişsin. Önce yap, sonra açıklarsın. Bilgece yap. Yani koruyarak, yani için tit­reyerek, yani yıkılmasın diye. Tutkuyla yap. Sana verilen yaşama gücü­nü yerinde kullan. Yılmadan, bilgece ve tutkuyla. Önce yap, sonra açıklarsın.
Süregelen hayat tarzını idame ettirmek için yani bir aracı ele geçirmek üzere değil, sa­dece duyarlı olduğu için bilgilenme, düşünme yoluna girenler sadece öğrenmeyi öğrenmiş sayılırlar. Hadis-i Şerifte "Din nasihattir" buyurulmuştur. Nasihat, yani öğüt. Öğüt almak öğütülmeye açılmaktır. Öğüt verenin bunu yapabilmesi, ancak önceden öğütülmüş olma­sıyla sağlanır. Yani öğüt alıp verme sürecinde her iki taraf da hem beden, hem kumaş, hem tezgâhtır. Her iki taraf da öğrenmeyi öğrenme işlemini yapısında barındırır. Biri oldurduk­ça olur, diğeri oldukça oldurur. Birinin doku­duğunu diğeri giymez.