Teyy

Teyy
@Teyve
Düşünce dünyasının özellikleri öyle ayarlanmış ki eğer başkasının dokuduğu ku­maşla örtünürseniz, o kumaşın nerede, ne sürede işinize yarayacağını bilmediğiniz için za­man zaman başkasının başka kumaşlarını al­mak zorunda kalacaksınız. Düşünce dünya­sında uygun, elverişli bir yeriniz olsun isterseniz, kendi kumaşınızı kendiniz dokuyacak­sınız. Bu hem sizi, hem de ilişkide bulunduğunuz insanları özgürleştirecektir. Baskının olduğu yerde yalnız baskı altında kalan değil, baskıyı uygulayan da ezilir. Kendi dokuduğu düşünce kumaşını başkasına giydirmeye kal­kanlar da mecburiyetler altında kalır. Mecbu­riyetler mecburiyetleri doğurur: Sonuç şiddet ve acımasızlıktır.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Neyi, nasıl ve niçin öğreneceğimiz bizi faz­lasıyla meşgul ediyor. Bu meşguliyetimiz ka­çınılmaz. Çünkü insan olarak yeryüzündeki hayatımız yalnızca zihin etkinliklerimizle ka­yıtlı. Saadetimiz ve felaketimiz hangi türden olursa olsun bilgi sınırları içinde gerçekleşi­yor. İnsanların birbirleriyle olan ilişkileri ki­min neyi, ne kadar bildiğiyle; kimin neyi, ne kadar becere-bildiğiyle örülüdür. Bu yüzden öğrenmek söz konusu olduğunda hemen aklımıza neyi, ne kadar öğreneceğimiz gelir. Oysa öğreneceğimiz "şey"den daha önemlisi o şeyi öğrenecek "olan"dır. Çünkü bilenin özellikleri ve mahiyeti bilinenin özellik ve mahiyetini ta­yin eder.
İnsanla ilgili hiç bir hususta mutlakıyetçi olmamanın yararına inanıyorum. Mutlak manâda niçin anlaşacakmışız? Kullandığımız dil mükemmel değil, onu kullanan bizler mükemmel değiliz. Buradan mükemmel bir iletişim beklemek kadar acaib şey olur mu? Bir insanın anlaşılmayışı onu yalnızlığa itebilir. Ama aynı yalnızlık tamamen anlaşılma sonucu da doğar. Tamamen anlaşılmak, anlayanın anlaşılanda anlaşılmaya değer bir şey bulmamasına varır çünkü.
Bizim dilimizde, Türkçe'de doğru doğuru'dur; yanlış ise yanılış. Gerek kâinatın düzeninde, çekip çevrilişinde ve gerekse toplumun biçim alışında, işleyişinde doğurucu olan, verimli, üretken, bereketli olanı doğru sayıyoruz veya saymamız gerekiyor. Doğru demek hayatın savunulması demektir. Buna karşılık yanlış bir bütün olarak tabiatı ve toplumu asıl doğrultusunda seyretmekten alıkoyma, onu yana çekme, yan'lılaştırarak yolundan saptırmadır. Dünya hayatı dediğimiz oyunda yananlar yanılışa uğrayanlardır. Yaratıklar yaratılmış olmalarından ötürü Yaratıcı ile olan rabıtaları doğrultusunda "doğru" yani doğuru davranış gösterebilirler. Söz konusu rabıtaya her fazladan müdahale davranışın yana kaymasına, yanılışa varmasına sebep olur. Gerçekten de fesâd çıkaranların, bozulmayı yürürlüğe sokanların görünüşte üretken ve verimli bir etkinlik içinde bulunduklarını gözlemleyebiliriz. Eğer doğru muhtevasız doğuru verimi, üretimi, çoğalmayı kapsamış olsaydı insan toplumlarının zaten devam edebilmek için bağlantı kurdukları kültür ahlâkî davranışların tek ölçüsü olurdu. Oysa doğrunun bir muhtevası vardır ve muhteva insanın Yaratıcısıyla rabıtasını koparmamakla, yan'a düşmemekle elde tutulabilir. Yanılış içinde olanlar kültürel devamlılıktan başka bir ölçüye gerek duymadıklarım ileri sürerek: "Bilâkis dediler: "Gerçek biz atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk. Biz de hakikaten onların izleri üstünden doğruya erdirilmişleriz". Ez-zuhruf/22. Demek ki doğruya yalnızca ben-merkezci insan tekleri değil, aynı zamanda ethnocentric, kavim-merkezci topluluklar da kendilerine göre bir anlam yükleme, doğruyu kendi anlayışlarının boyutlarına indirgeme eğilimindedirler. Oysa çok doğru var demek, hiç doğru yok demekle aynı kapıya çıkar. Şahsi doğrular nasıl birer yanılıştan başka bir şeyi ifade
Ortama uymamak kısa yoldan ediniliverecek bir kimlik kalıbı, yakaya iliştirilecek bir rozet değildir. Karşı çıkmaktan şeytanî bir zevk duyan muhalif tabiatlı kimselerin izhar ettikleri davranış kalıplarıyla benim burada sözünü ettiğim ortama uymama arasında bir mütekabiliyet yok. Ben de elbet bir ruh durumundan söz ediyorum, ancak bu ruh durumu ahlâkî bir bilinçlilik durumunu yansıtmaktan ziyade, belli bir insan tipinin buluncundaki (vicdanındaki) iniş-çıkışları, geliş-gidişleri, yani rahatsızlıkları yansıtır. Bu insan sanatla, düşünce verimleriyle vazgeçemeyeceği bir bağlantı kurmuş ve bu bağlantı yüzünden ortamla uyumunu kaybetmiştir. Bu insan tipinin dünyadaki son (büyük?) değişme sebebiyle uyumsuzluğu katlanarak artmaktadır. Ama bir yandan da, eğer istiyorsa ortamla uyum sağlamak için önünde geniş bir alan açılmaktadır. Bayağılığa verilecek en küçük taviz, büyük uyum alanlarının açılabilmesine elverişli hale gelmiştir. Neyin bayağı, neyin soylu olduğu konusunda bir uzlaşma elde edebilmiş değiliz. Değerlerimizin değeri hakkında tereddütler içindeyiz. Fark edebildiğimiz, kavrayabildiğimiz oranda geçmiş dönemlerde geçerli olan bayağılıktan kaçma yolları, yöntemleri, davranış biçimleri günümüzde tanınabilir olmaktan çıktı. Ortama uymayı reddeden insan için kaderine duhul etmekten başka çıkar yol yok. Ortama uymuyorum, çünkü dünyada evimde değilim. Dünyayı evi sayanların suçuna katılmıyorum. Yine de suçsuz olduğum zehabına kapılmıyorum. Dünyayı evi sayanların suçuna katılmayışım suçsuzluğu seçişimden değil. Bayağılaşma suçundan hâlis olabilme suçuna kaçıyorum. Kendi varoluşumla ilgilenerek kaderime giriyorum.