Bizim dilimizde, Türkçe'de doğru doğuru'dur; yanlış ise yanılış. Gerek kâinatın düzeninde, çekip çevrilişinde ve gerekse toplumun biçim alışında, işleyişinde doğurucu olan, verimli, üretken, bereketli olanı doğru sayıyoruz veya saymamız gerekiyor. Doğru demek hayatın savunulması demektir. Buna karşılık yanlış bir bütün olarak tabiatı ve toplumu asıl doğrultusunda seyretmekten alıkoyma, onu yana çekme, yan'lılaştırarak yolundan saptırmadır. Dünya hayatı dediğimiz oyunda yananlar yanılışa uğrayanlardır. Yaratıklar yaratılmış olmalarından ötürü Yaratıcı ile olan rabıtaları doğrultusunda "doğru" yani doğuru davranış gösterebilirler. Söz konusu rabıtaya her fazladan müdahale davranışın yana kaymasına, yanılışa varmasına sebep olur. Gerçekten de fesâd çıkaranların, bozulmayı yürürlüğe sokanların görünüşte üretken ve verimli bir etkinlik içinde bulunduklarını gözlemleyebiliriz. Eğer doğru muhtevasız doğuru verimi, üretimi, çoğalmayı kapsamış olsaydı insan toplumlarının zaten devam edebilmek için bağlantı kurdukları kültür ahlâkî davranışların tek ölçüsü olurdu. Oysa doğrunun bir muhtevası vardır ve muhteva insanın Yaratıcısıyla rabıtasını koparmamakla, yan'a düşmemekle elde tutulabilir. Yanılış içinde olanlar kültürel devamlılıktan başka bir ölçüye gerek duymadıklarım ileri sürerek: "Bilâkis dediler: "Gerçek biz atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk. Biz de hakikaten onların izleri üstünden doğruya erdirilmişleriz". Ez-zuhruf/22. Demek ki doğruya yalnızca ben-merkezci insan tekleri değil, aynı zamanda ethnocentric, kavim-merkezci topluluklar da kendilerine göre bir anlam yükleme, doğruyu kendi anlayışlarının boyutlarına indirgeme eğilimindedirler. Oysa çok doğru var demek, hiç doğru yok demekle aynı kapıya çıkar. Şahsi doğrular nasıl birer yanılıştan başka bir şeyi ifade