Teyy

Teyy
@Teyve
Anladım ki benim felâketimi tatmamış olan benim hangi felâkete uğradığımı bilemez. Benim kurtuluşum ancak benim gibi, benim kadar kurtuluşu özleyenin bana el vermesiyle mümkün. Senin felâkete uğramanı istemem. Çünkü seni öldürürsem (seni kendi duygu ve düşüncelerim içinde eritip, kendime benzetirsem) bana yardım edemezsin. Sen ölmezsen (benim alter ego'm olmazsan), benim ölümümün sona ermesi gerektiğini anlayamaz, bana yardım için bir şey yapamazsın. Seni öldürürsem kendi kurtuluş yolumdaki ışığı söndürmüş olurum. Seni öldürmezsem kendi kurtuluşuma açılan yolu tamamen tıkamış olurum.
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Sen ve ben çoğukimse değiliz. Demek ki çoğukimsenin durumu bize uymaz. Dünyada rahatlık aramıyoruz, dünyanın katılığını olağan karşılamıyoruz ve bu katılığa katılıkla cevap vermek gerektiğini düşünmüyoruz. O halde dünyada rahatlık aramıyoruz diye eziyeti onayladığımız söylenebilir mi? Dünyanın katılığına katılıkla cevap veremeyeceğimize göre yumuşaklık gösterip ezilmeyi mi kabullendik? Yenilmeyi göze mi aldık? İşte diyalektik tuzağı. Sen ve ben bu tuzağa yakalanmadığımız kadar insanız. Çoğukimse bu tuzağa düştüğü için insanlığından uzaklaşıyor. Diyalektik düşünce birbirine zıt iki tarafı gösteriyor. Katılık ve yumuşaklık gibi. Oysa insan olmak iki zıt taraftan birine ait kalmakla mümkün değil. İnsan demek ünsiyet sahibi olabilen, ünsiyet kurabilen demek. Tıpkı seninle benim kurduğum ünsiyet gibi, bir çok ünsiyetin ürünüdür insan. İnsan yerle gök arasındadır, ne tam olarak yere, ne tam olarak göğe aittir. İnsan akılla şehvet arasındadır, bu ikisinden birinin alanında kalanı artık insan diye adlandıramayız. İnsan olarak senin ve benim dünyayla ilişkimiz yaptığımız şeyle, yapacağımız işle kayıtlıdır. Ne yapıyoruz ve ne yapacağız? Dünyanın katılığını olağan karşılamadığımıza ve bu katılık karşısında katılaşmayı insanlıktan uzaklaşmak saydığımıza göre "eylemimiz" neye dönük? Eylemimiz aldığımız haberin gereğini yerine getirmeye dönük. Ben sana en azından bunu haber veriyorum. Benim sadık bir haberci olup olmadığım senin sadıklardan biri olup olmadığınla sıkı sıkıya bağıntılı. Ay göründü! dediğim zaman bir tepeye tırmanıp aya bakmaya mı koşacaksın, yoksa bayram mı edeceksin? Çoğukimse içinde yer almak insan olmaya özgü duyarlıkların budandığı bir alanda yer almak demeye gelir. Ama insan olmaya özgü duyarlıkları yüklenerek yaşamak da alabildiğince gözüpek bir yol
Görünüşte elbette ben kelimeleri kâğıt üzerine diziyorum, yine görünüşte sen bu işaretlerden kendince anlamlar çıkarıyor, bu anlamları kendi yapındaki yerlerine yerleştiriyorsun. Ama her ikimizin de hangi ihtiyacı karşılamak üzere böyle davrandığını düşünecek olursak seni ve beni bulunduğumuz yere iliştiren ortak bir bağ olduğunu fark ederiz. Ben ne için yazıyorsam sen de onun için okuyorsun. İşte tam bu noktada bir yanlış anlamaya engel olmak gerek. Sen ve ben birbirimize muhtaç değiliz. Bizler yalnızca muhtaç yaratıklarız o kadar. Bu yüzden aramızdaki ortak bağ yani ihtiyaç içindeki yaratıklar olma bağı birbirimizi hesaba katmamızı gerektiriyor. Yine bu yüzden yazma ve okuma etkinliğine girişmekle yazar ve okur konumlarımızın kolayca birinin diğeri yerine geçmesini sağlayacak bir yolu açmış oluyoruz. Çünkü eğer ben senin senliğini gözeterek yazıyorsam, sen de benim benliğimi gözeterek okuyorsun. Giderek sen bendeki seni yazdığın kadar ben sendeki beni okuyorum. İki koldan başlatılmış aynı arayışın ortasındayız.
Şimdi böyle bir şey yok. Bu düzen kalmadı. Şiir, atmosferin malı olmaktan çıktı. Mısra havaya yayılmıyor ve havayı zaptetmek için söylenmiyor. Benlik davası için yazılıyor. Mutlaka orijinal olmak iddiası ilhamı idare ediyor. Şiir, yalnız şâir için değildir. Şiir herkes içindir, herkes sevmeli, etrafında kavga etmeli... Şu beğenmediğimiz eski şiir var ya, hani yermek için o kadar ad taktığımız şiir... Cemiyet hayatını nasıl tek başına dolduruyordu. Tiyatrodan gazeteye kadar herşeyin vazifesini görüyordu. Hiddet, kin, sosyal dâva, aşk, isyan her şey mısra yapmaktan başka bir şey bilmeyen ve hiç de bizim gibi karışık estetik dâvalar peşinde koşmayan o basit insanların sanatında bütün hayatın emrine verilmişti.
O (Abdülhak Hamid) , devrinin yeni ve modern bir insanıdır. Geleneklere karşı kayıtsızdır. Kabul edilmiş değerlerle uyuşamadığı zaman bir muvazaada yaşamaz, onları inkâr edebilir. Yaşayışı, terbiyesi itibariyle devrinin belki en fütursuz adamıdır. İlk şâirlik yılları, «yeni»nin peşinde bir hayal gemi gibi dolaştığı, kendisini ikrar için her çareye baş vurduğu senelerdir. Başkalarının güç belâ elde ettikleri bir yığın şeyi, Hâmid’in, hem de sık sık ve çok kolay yanıbaşında hazır bulması talihinin gerçek zenginliğidir. Hâmid bu pervasız mizaçla ve ömrünün yelkenlerini şişiren bu müsait rüzgârla hayata atılır. San’at, onun için, biraz da geleneklere karşı isyan halindeki taşkın benliğinin teşhiri ve hatta zorla azdırılışıdır. Türk şiirini yeniye açar, fakat kapıdan kendi geri döner! İleri memleketlerde ve zengin tabiatta gördüklerini hâtıranın ve muhayyelenin sıcaklığında eritip yeni bir dünya gibi ortaya atabilmekten uzaktır.