savrulurken raconun kırmızı pelerini o zarif öfkeye;
zaman ki sana hasta olmuş, incelikli haytasın.
raksederken mahallenin maşallahı, eyvallahı
güzelleş be oğlum, şimdilik ölümüne kadar hayattasın, şimdilik ölümüne kadar hayattasın
Örümcek Kadının Öpücüğü, ne bir devrim hikâyesi ne de bir aşk romanı; daha çok güçsüzlerin hikâyesinin içine yerleştirilmiş bir ayna. Molina, tıpkı hayatta gördüğümüz birçok insan gibi iki arada bir derede kalmış biri. Romanda ne tam bir ajan ne tam bir kurban; daha çok arada kalmışlığın, yalnızlığın ve sevgiye(belki de en çok aşka)duyulan açlığın temsilcisi. Hapishanenin soğuk pragmatizmi onu bilgi için kullandığında, Valentín’le kurduğu zayıf ama gerçek bağ tüm planları altüst ediyor. Ama dünya ne Molina’yı, ne Valentín’i, ne de bu kırılganlığı anlayacak kadar merhametli.
Molina’nın cinsel kimliği romanın bir dekoru değil; bir trajedinin asıl omurgası. O kimlik hem korunma umudu hem de dışlanmanın damgası. Romanın yer yer dipnotlarla açıklama ihtiyacı duyması, sanki bu kimliği daha anlaşılır ve “kullanışlı” hâle getirme çabası gibi. Molina’nın hem sistem hem toplum tarafından önce işe yarar bulunup sonra gözden çıkarılabilmesi, yalnızca politik bir aygıtın acımasızlığını değil, toplumsal bir vicdansızlığı da görünür kılıyor. Onun vurularak öldürülmesi ise bu sessiz vicdansızlığın, insan hayatının arsızca değersizleştirilmesinin en açık kanıtı.
Puig, bu kitapla politik ideallerin insanların üzerinde nasıl birbirini tükettiğini, bir insanın diğerine karıştığı o ince çizgiyi, keskin ve yakıcı bir dille anlatıyor. Ama bu anlatmaya çalıştığı ses, çoğu zaman insan sesleri, politik uğultular ve silah sesleri arasında kaybolup gidiyor.
Bakın ne öğrendim:
Unwin’e göre toplumların kaderi cinsel kurallarla bağlantılıymış. Tam serbestlik toplumu zayıflatıyor, aşırı baskı ise bir noktada patlatıyor. Ne tam özgürlük ne tam yasak: toplumları ayakta tutan şey bu ikisinin arasındaki dengeymiş.
Ve ilginçtir, siyasal erkler de genelde bu dengeyi sezgisel olarak izliyor.