Ayfer Tunç’un Kapak Kızı romanı ilk bakışta bir “güzel kadın hikâyesi” gibi görünse de aslında toplumun bakışlarını, arzularını ve çürümüş yanlarını anlatan çok katmanlı bir roman. Kitap boyunca merkezde Şebnem vardır ama ilginç olan şey, Şebnem’i hiçbir zaman gerçekten tanıyamayışımızdır. Onu hep başkalarının gözünden görürüz. Belki de romanın en güçlü yanı tam olarak budur.
Roman TCDD treninde başlayan parçalı anlatısıyla okuyucuyu ilk başta bilinçli bir karmaşanın içine bırakıyor. Her bölümde yeni karakterler, yeni hayatlar ve birbirinden kopuk görünen hikâyeler açılıyor. Ancak ilerledikçe bu insanların ortak noktasının Şebnem olduğu anlaşılıyor. Böylece roman bir “kapak kızı” hikâyesinden çıkıp insanların Şebnem üzerinden kendilerini açığa vurduğu bir toplumsal aynaya dönüşüyor.
Bünyamin karakteri arzularıyla vicdanı arasında sıkışmış bir erkekliği temsil ediyor. Şebnem’i arzularken aynı zamanda onu suçlayan zihniyet, toplumdaki ikiyüzlü ahlak anlayışını görünür hale getiriyor. Ersin’de ise kaçırılmış hayat hissi öne çıkıyor. Şebnem onun için sadece bir kadın değil; ulaşamadığı bir geçmişin ve başka türlü yaşanabilecek bir hayatın sembolü gibi duruyor. Selda ise romandaki en kırılgan ve en yalnız karakterlerden biri olarak öne çıkıyor. Onun Şebnem’le olan bağı açık açık anlatılmasa bile satır aralarındaki sessizliklerde hissediliyor.
Romanın en etkileyici tercihlerinden biri, Şebnem’in kendi sesinin neredeyse hiç duyulmaması. Okur sürekli onun hakkında konuşan insanları dinliyor ama Şebnem’i dinleyemiyor. Böylece Şebnem gerçek bir kişiden çok, herkesin kendi anlamını yüklediği bir boşluğa dönüşüyor. Erkekler onu arzu nesnesi, kadınlar tehdit ya da merak unsuru, bazıları ise kaçış hayali olarak görüyor. Ancak bütün bu bakışların arasında gerçek Şebnem
Annemin Uyurgezer Geceleri benim Ayfer Tunç ile tanışma kitabım oldu ve şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Eğer bu gerçekten en zayıf bulunan eserlerinden biriyse diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum.
Bu kitap bir aşk hikâyesi değil. Hatta bence bir “saplantının insan ömrünü nasıl yiyip bitirdiğinin” hikâyesi. Şehnaz öyle bir karakter ki okurken ona aynı anda hem acıyor hem öfkeleniyorsunuz. Çünkü ne yaşadığının farkında olmayan biri değil; aksine kendini analiz edebilecek kadar zeki, eğitimli ve öz farkındalığı yüksek bir kadın. Sorun tam olarak burada başlıyor zaten: Her şeyin farkında olup hiçbir şeyi değiştirmemesi.
Roman boyunca Şehnaz’ın bir adama, bir ihtimale, belki de kendi eksikliğine tutunmasını okuyoruz. Ama benim için kitabın asıl güçlü yanı aşk değil, kuşak aktarımıydı. Dört nesil kadın… değişen isimler, meslekler, hayatlar ama bitmeyen aynı duygusal yoksunluk. Eksik ilişkiler, tamamlanmamış hayatlar, yalnızlığa alışmış kadınlar. Sanki aile içinde nesilden nesile aktarılan görünmez bir kader var.
Kitap boyunca en çok düşündüğüm şey şu oldu:
İnsan bazen acıya mı alışır? Mutlu olma ihtimalinden bile korkacak kadar kendi yalnızlığına bağlanabilir mi?
Şehnaz karakteri beni çok zorladı. Bazı sayfalarda gerçekten omuzlarından tutup sarsmak istedim. Ama kitabın başarısı da burada sanırım; sizi rahatsız ediyor, sinirlendiriyor, karakterle çatıştırıyor. Onu romantize etmiyor. Büyük aşk anlatmıyor. Kendini bile isteye yalnızlığa sürükleyen bir insanın iç dünyasını açıyor önünüze.
Spoiler vermeden söyleyebileceğim son şey şu:
Bu kitap bittiğinde aklımda büyük bir aşk değil, boşa geçmiş bir ömür hissi kaldı.
Ve son satırdan sonra içimden sadece şu geçti:
“Kendine iyi bakamadın Şehnaz… Umarım en azından yalnız ölmemişsindir.”
Az önce Algernon’a Çiçekler kitabını bitirdim. Ah Charlie, üzümlü kekim… Seni kucak dolusu seviyorum.
Bir özel eğitim öğretmeni olarak kitabı, mesleki bilgimin ışığında okudum. İçeriği hakkında detay vermeyeceğim; mutlaka okuyun. İçinizin cız edeceğine eminim. Kitabı okurken, sınıfımdaki her öğrencimin bunu deneyimleme imkânı olsaydı ne olurdu diye düşünmeden edemedim. Hangisi daha iyi olurdu, tartışılır. Bir kez cenneti görüp tekrar cehenneme dönmek kolay olmasa gerek… Tabii döndüğün yerin cehennem olduğunun farkındaysan.
Kitapta bizler gibi işin mutfağında olan öğretmenlerin çok iyi bildiği bir gerçeğe de değinilmiş: Özel eğitim öğrencisine sahip aileler belli evrelerden geçer. Şok, inkâr, yas/depresyon, suçluluk/öfke ve en sonunda kabul… Kitap bunlara güzel bir ışık tutmuş. Kardeş bağına da dokunmuş. Sürece hem Charlie’nin açısından hem de kardeşinin gözünden bakabiliyorsunuz.
Elbette aklıma farklı düşünceler de getirdi. Henüz bilim dünyasında böyle bir yöntem yok; şimdilik bu kitap bir distopya. Ama her veli ister istemez şunu düşünmez mi: “Benim çocuğum da bir ameliyatla düzelir mi?” Ya da bu fikir onları umutlandırır mı, heveslendirir mi? Bunları düşünmeden edemedim.
Neyse Charlie… Sen kısa süreliğine de olsa normalliği, hatta dahiliği tattın. Umarım hayalini yaşadığın için mutlusundur.
Alice Feeney’nin bu romanı, ilk bakışta sorunlu bir evliliği anlatıyor gibi görünse de aslında çok daha karanlık ve katmanlı bir psikolojik gerilim sunuyor. Hikâye ilerledikçe okur, kimin haklı kimin suçlu olduğunu ayırt etmekte zorlanıyor ve bu belirsizlik kitabın en güçlü yanlarından biri haline geliyor.
Amelia ve Adam’ın ilişkisi üzerinden ilerleyen anlatı, mektuplar ve geçmişe dair parçalarla derinleşiyor. Ancak bu anlatım biçimi okuru zaman zaman yanıltıyor; görünenle gerçek arasındaki çizgi sürekli bulanıklaşıyor. Yazar, karakterlerin iç dünyalarını öyle bir kuruyor ki, hiçbirine tam anlamıyla güvenemiyorsunuz.
Romanın en dikkat çekici taraflarından biri, karakterlerin kusurlarının ve travmalarının ilişkilerini nasıl şekillendirdiği. Bu hikâyede mesele sadece bir evlilik değil; insanların geçmişleri, seçimleri ve birbirlerini nasıl etkiledikleri. Kimin neyi neden yaptığı kadar, kimlerin birbirini nasıl tetiklediği de ön plana çıkıyor.
Sonuç olarak bu kitap, bir gizemi çözmekten çok bir huzursuzluk hissi yaratıyor. Okuru rahatsız eden de bu: net bir iyi-kötü ayrımı yok. Herkesin bir yönüyle haklı, bir yönüyle sorunlu olduğu gri bir dünya sunuyor.
Bu yüzden “Taş Kâğıt Makas”, sadece bir gerilim romanı değil; insan ilişkilerinin karanlık tarafına dair düşündüren bir hikâye.
Seneca’nın Mutlu Yaşam Üzerine kitabı çok ince bir kitap ama içeriği gerçekten düşündürdükçe derinleşiyor. Hani bazı kitaplar vardır, hızlıca okunur geçilir; bu tam tersi. Neredeyse her sayfada durup tekrar okumak, altını çizmek istiyorsun.
Bir hikâye anlatmıyor aslında. Daha çok insanın mutluluk dediği şeyin gerçekten ne olduğunu sorgulatıyor. Okurken ister istemez kendine dönüyorsun: Gerçekten istediğim şeyler benim ihtiyacım mı, yoksa çevrenin ve kalabalığın etkisi mi? Böyle küçük ama güçlü sorular bırakıyor zihne.
Bende bıraktığı his huzursuzluk değildi açıkçası. Daha çok sanki birinin omzuma dokunup “bir dur, nefes al ve gerçekten neyin peşinden gittiğini düşün” demesi gibi oldu. O yüzden hızlıca bitirilecek bir kitap değil; sindire sindire okununca çok daha anlamlı oluyor.
Kısacası sayfa sayısı az ama etkisi uzun süren, ara ara dönüp tekrar okunabilecek bir kitap diyebilirim.