"Âdeta boş bir insan olmaktan hep ürkmüşümdür, yani var olmak için ciddi hiçbir nedenimin olmamasından. Şimdiyse, olgular karşısında artık kişisel hiçliğimden hiç kuşku duymaz olmuştum. Amiyane alışkanlıklara sahip olduğum yerden fazlasıyla farklı olan bu ortamda, sanki anında eriyip gitmiştim. Uzun lafın kısası, neredeyse artık var olmamak üzere olduğumu hissediyordum. Gerçekten de, farkına varmaktaydım ki, alışık olduğum şeylerden bana söz edilmez olduğu andan itibaren, artık hiçbir şey beni karşı konulmaz bir tür sıkıntıya kapılmaktan, yavan, korkunç bir ruhi felaket haline gömülmekten alıkoyamıyordu. Tiksinç bir şey."
"Dünyanın tek bildiği şey uyurken bir o yana bir bu yana dönen biri gibi sizi öldürmektir, dünya uyurken üstünüze abandığında, uyuyan birinin pirelerini ezdiği gibi. Böylesine bir ölüm pek ahmakça olurdu, diye düşündüm, herkes gibi, yani. İnsanlara güvenmek demek kendini azıcık öldürtmekle eşdeğerdir."
"Bu korkuyu da içime annem salmış olsa gerek, kendine yonttuğu geleneğe bağlılığı sayesinde: 'Hırsızlık bir ekmekten, kahpelik bir öpmekten... Çingeneye beylik vermişler önce anasını asmış'. Hepimiz bu tür şeylerden kurtuluncaya kadar akla karayı seçtik. Bunları çok küçük yaşlarda öğreniriz ve sonradan da, çaresiz, gelip bizi önemli anlarda dehşete düşürüverirler. Bu ne zaaf! Bundan kurtulmak için tek güvenebileceğimiz şey kaderin buyruğuna boyun eğmektir. Neyse ki, pek güçlüdür kaderin buyruğu."