·
Okunma
·
Beğeni
·
50,4bin
Gösterim
Adı:
Gecenin Sonuna Yolculuk
Baskı tarihi:
Şubat 2020
Sayfa sayısı:
574
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750804198
Orijinal adı:
Voyage au bout de la nuit
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskılar:
Gecenin Sonuna Yolculuk
Gecenin Sonuna Yolculuk
Yayımlanmasından tam yetmiş yıl sonra Türkçe'ye kazandırılan Gecenin Sonuna Yolculuk, edebiyat tarihinde bir dönüm noktası oluşturan, romanda konuşma dilini ve argoyu kullanarak devrim yaratmış bir başyapıt. Louis Ferdinand Céline'in, bugün hâlâ güncelliğini koruyan, insanı derinden etkileyen, içine çeken bu başyapıtı, "İşte böyle başladı" diyerek okuru Birinci Dünya Savaşı'ndan Afrika'daki Fransız sömürgelerine, oradan Amerika'ya, derken Paris'in varoşlarına ve gecenin sonuna kadar uzanan ürpertici bir yolculuğa çıkarıyor. Céline'in kullandığı dil, özellikle de konuşma dilini yazıya geçirme uğraşı, bugüne dek yapıtlarının Türkçe'ye çevrilmesinin önünde büyük bir engel ve dokunulmazlık yarattı. Yiğit Bener'in iki yılını vererek Türkçe'ye kazandırdığı bu eser, gerek çevirisiyle gerekse okurun yüzüne vurduğu gerçeklerle uzun süre konuşulacak...
573 syf.
·8 günde·10/10 puan
YouTube kitap kanalımda en sevdiğim kitaplardan biri olan Gecenin Sonuna Yolculuk kitabını yorumladım: https://youtu.be/RXXqv6Yk7VA

“Morning, keep the streets empty for me.”
“Gündüz, benim için sokakları boş tut.” Fever Ray*

Uyarı : Lütfen evde denemeyiniz.

Gecenin Sonuna Yolculuk : Hatta gecenin derinliklerinde olabildiğince uzaklara doğru hep beraber bir gezintiye çıkmamızda artık en ufak bir sakınca görmüyordum. (s. 369)

Oğuz : Tamam, harika fikir, gidelim de... Planda neresi var?

Kinyas ve Kayra : There’s no plan. That’s the fuckin’ plan! Yani anlayacağın, plan mlan yok, çıkıyoruz işte yola, bilinmezliğe ve gecenin sonuna doğru! Olabildiğine spontane! İşte bu kadar.

Gece : Gece yavaş yavaş geliyor. İniyor... (s. 15) Akşam saatlerinde gecenin işçilerini görmek çok kolaydır artık herkes için. (s. 17) Fakat bu geceye özel, bu gecenin işçileri bizleriz.

Beyaz Geceler : Beyler, korkuyorum, durun. St. Petersburg’da, her mayıs ile temmuz ayları arasında geceler kararmazdı bizde. Geceyi görebileceğimize emin miyiz?

G.S.Y. : Ne diyorsun ulan sen? Burası İzmit ve eylül ayındayız! Geceler burada her zaman simsiyah olur, insanın doğumu öncesi ve ölümü sonrasının rengi gibi. İnsanlar boşuna salgılamazlar dimetiltriptamini (DMT) en çok doğum ve ölümlerinde olacak biçimde. Çekemiyorsanız yallah St. Petersburg’a! Hadi yola koyulalım artık!

https://image.ibb.co/h5KgEz/gidiyoruz.jpg

G.S.Y. : Gündüz, benim için sokakları boş tutmuş gibi! E peki, hani nerede bütün bu Ademoğlu?

https://image.ibb.co/.../ademoglu_nerede.jpg

Ademoğlu Neredeydin? : Kafelerde https://image.ibb.co/...emoglu_kafelerde.jpg,
bana sunulan kapitalist tüketim kültüründe https://preview.ibb.co/...moglu-tuketmekte.jpg, aslında beş para etmez duygusuz metal yığınlarının içinde https://i.ibb.co/...rabalarin-icinde.jpg ve insanların arasındaki korunaklı mesafeler gibi olan korunaklı evlerdeydim
https://image.ibb.co/...orunakli-evlerde.jpg. Onlar gündüze ait insanlar. Senin 229. Sayfanda da dediğin gibi, asıl korkulması gereken insanlar yani. Onların seninle bir alakaları olamaz. Sen geceye aitsin. Oğuz da mesela herhangi bir arabadaki, herhangi tasasız insandan birisi olabilmeyi çok isterdi Hakan Akdoğan’ın dediği gibi. Sıradan bir yaşamın içinde, sıradan halledilebilir sorunlar için tasalanmak bile mutluluk verebilirdi ona. Ayrıca, ne oldu bir sorun mu vardı?

G.S.Y. : Sorun şu; "Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır." der Montaigne. Sen Ademoğlu, sen ise her yerde olmak istiyorsun. Bunu bir id edinmişsin kendine. Her yeri sömürmek, her şeye sahip olmak istiyorsun.

Ademoğlu Neredeydin? : E biz kafede, barda, avmlerde, korunaklı evlerimizde falan rahattık. Hem savaşlardan, yıkım edebiyatından falan bahseden kimse de kalmadı artık. Demek istediğim, şu savaşın boktan bir savaş olduğunu bilecek kadar mantıklısınız. (s. 105) Fakat niye rahatımızı bozuyorsunuz?

G.S.Y. : Ben de bu konuyu anlatırım aslında kendimin içerisinde, kolonyalizmdir bunun adı -yani sömürgecilik-. Bayram seyran falan fark etmez bunlara! Her daim elinize kolonyal dökmek için yanıp tutuşurlar. Afrika’ya gittim kendim gördüm gözlerimle. Kakao işçilerinin hayatlarında çikolatayı ilk kez tattıklarında verdikleri tepki gibidir gecenin sonu! Fakat artık siz, heyecanı ve macerayı istemeyi unutan güruh olarak gündüze mahkumsunuz, bunu biliyorum. Siz sömürülmeyi ve köleleşmeyi hak ediyorsunuz. Yayılıyor içinizde sömürgeciliğin tohumları gitgide daha hızlı.

Gece : Gecenin işçileri diyorduk. Onlar, geceyi hazırlamakta, geceye hazırlamakta kullandıkları aletler ellerinde, sokaklarda dolaşırlar. (s. 17) Gecenin işçileri sokak aralarında gezer. (s. 20) https://image.ibb.co/...ecenin_iscileri1.jpg
İstenen, tanınmamaları; görevlerinin ürkütücülüğünden başka bir şey düşündürmemeleri. (s. 24) https://image.ibb.co/...cenin_iscileri_2.jpg

G.S.Y. : Yahu babalık, sen ne diyorsun? Lafı ağzında geveleme de adam gibi konuş...

Gece : Doğrusunu söylemek gerekirse, kendi düşüncelerimi değiştirmek durumunda kalabileceğimi düşünüyorum da, karşımda olanların bir gün benim düşüncelerime yaklaşabileceklerini hiç umamıyorum. (s. 87) Gecenin işçileri gözükmeye başladığı an, gecenin sonuna doğru yol almaya başlamışız demektir.

G.S.Y. : Bak, şimdi doğru dedin. Hadi durmayalım, daha çok sürüklenelim o zaman gecenin en dibine doğru.

https://image.ibb.co/fBkk7K/bayrak.jpg

G.S.Y. : Oğuz, söyle bana. Bütün bu evlere asılan, her tarafınızı kaplayan bayraklar da neyin nesi, neden bu kadar fazlalar, hiçbir ülkede bu kadarına da rastlamamıştım doğrusu?! Başım döndü!

Oğuz : Burası Türkiye! Buna alışsan iyi edersin. Çünkü, vatan bizden uğruna kanımızı dökmemizi istediğinde, bizi elbette kanımızın son damlasına kadar akıtmaya hazır bulacaktır, hiç oyalanmadan. (s. 25)

G.S.Y. : Yahu sallama şimdi. Sanki seni tanımıyorum. Einstein ve Zweig’ın pasifist çizgisinden gidiyorsun sen de, hem de askerlikten daha yeni dönmene rağmen. Ben de biliyorum, askerliğin vatanını koruma yeri değil fiziksel ve düşünsel eziyet yeri olduğunu. Saçının teli kadar değeri olmayan adamların, egolarını tatmin etme merkezidir orası. Tamam kabul ediyorum, ben bir anarşistim Oğuz. Yani başrolüm Ferdinand Bardamu karakteriyle tabii ki. Anarşizmin kapsamına göre, bireyler, her zaman bir devletin diğerleri aleyhine topraklarını genişletmek, yağma veya ulusal ihtişam arayışı nedeniyle patlak veren savaşlarda çarpışmaya, öldürmeye ve ölmeye mecbur bırakılmaktadır, bu ise tam bir yönetim yokluğu gerektirmektedir bence. (Siyasi İdeolojiler – A. Heywood, s. 176)

Ferit Edgü benim önsözümde : “Vatan, millet, eşitlik, özgürlük, kardeşlik gibi kavramlar içleri boş, üzerlerine tükürülecek kavramlardır. Tüm yazarlık yaşamı boyunca bunların üzerine tükürür. Kendisinin de bu toplumun bir ürünü olduğunu unutmadan. Dolayısıyla kendi üzerine de tükürerek.” der yazarım Céline için. Çevirmenim olan Yiğit Bener ise sonsözümde : “O kokuşmuş “değerler”, her türlü milliyetçilikler, militarizmler, katı inançlar, sömürgecilik ve vahşi kapitalizm, varoşların sefaleti, insanın itaati ve boyun eğişi, birbirini kazıklayışı, acımasızlığı ve sevgisizliği, bütün bunlar hala yerde hüküm sürmüyor muydu yetmiş yıldır,...” der. Bunların hepsini mide bulandırıcı bulduğumu ve dünyayı da kanlı bir katliam lağımı olarak tasvir ettiğimi anlatır size.

İnsanlar, sizden yer gök inleyene kadar “Yaşasın 1 No’lu Vatan!” diye bağırmanızı isterler. (s. 26) Ben, savaşı olduğu gibi reddediyorum, içindeki insanlarla birlikte. İsterlerse dokuz yüz doksan beş milyon olsunlar ve ben tek başıma kalayım, yine de haksız olan onlar olacak Oğuz! (s. 84) Fransa’nın ulusal bayramı olan 14 Temmuz Milli Bayramı’nda muhteşem biçimde, bütün iğrençliğimle çürüyor olacağım mesela... (s. 87) Çünkü böyle bayramlar için hiçbir şey hissetmiyorum, kaderime hiçbir şekilde razı olmuyorum. Sizde de 15 Temmuz vardır mesela, bizden nicel olarak 1 gün farkla, niteliksizlik konusunda ise hiçbir farkı olmayacak şekilde... Artık sizde semavi dinin yerini bayrakaşığı din aldı, aynı bizdeki gibi. (s. 89)

https://image.ibb.co/jy7XnK/p0.jpg

G.S.Y. : Bizim de işte aynı senin gibi, her şeye rağmen az da olsa özgür olduğumuzu kendimize kanıtlayabilmek için Sen nehri kıyısına uzandığımız oluyordu. (s. 489)

G.S.Y. : En çok da Paris ve Rancy sokaklarında yalnızlığımla birlikte gecenin sonuna yolculuk etmeyi severdim bir zamanlar. Bu durumda gecenin içindeki yolculuğunuzu tek başınıza sürdürmekten başka çare de kalmıyor zaten. (s. 418)
İşte Paris’te gecenin sonuna yolculuk eden yalnız bir insan :

https://image.ibb.co/irc41e/p2.jpg

Nereye gidiyor bu adam böyle tek başına? Kim bilir neler düşünüyordur günlük yaşamında? Rüyasında neler görüyor? Kollarını niye sanki kendisini koruma tarzı bir istemle kavuşturuyor? Picasso’nun Repose adlı tablosundaki gibi bir ebedi istirahat metaforunu ve gecenin sonuna kadar uyumayı mı arzuluyor dersin? Kendisine dünyanın diğer her yerindeki gibi ırkçılık yapılmasından mı korkuyor olmasını istersin? Bu soruları cevaplamak her zaman çok zordur. Ben ise bu soruların hepsinin içine tükürmeyi yeğliyorum.

G.S.Y. : Daha öteye de gidilemezdi, çünkü daha ötede yalnızca ölüler vardı. (s. 406) Eninde sonunda, bir karar verip ineceğiz sokağa, aramızdan yalnızca biri, ikisi, üçü değil, topumuz. (s. 396)
Hadi bağıralım o zaman hep beraber ulan! Her şey gece için! Benim sloganım bu! Uyku durak yok geceyi düşünmek gerek! (s. 448)
Kinyas ve Kayra : Her şey gece için!
Beyaz Geceler : Her şey gece için!
Ademoğlu Neredeydin? : Her şey gece için!
Gece : Her şey benim için!

https://image.ibb.co/...er_sey_gece_icin.jpg

Gecenin sonuna ulaştığımız yerde ise kitabın çevirmeni olan Yiğit Bener’in bütün insanlığa bir çift lafı var : Silah alacaklarına ya da uyduruk biblo koyacaklarına evlerine, kitap alıp koysunlar... bir gün merak edip bir okuyanı çıkar belki!

*Epigrafta bahsi geçen şarkı : https://www.youtube.com/watch?v=jWFb5z3kUSQ
573 syf.
·10 günde·Beğendi·10/10 puan
Hani her şeyin farkında olup da "aman başımıza bir şey gelmesin"ciler vardır bildiniz mi?
Durun ipucu veriyim: "aman düzenimiz bozulmasın" diye de eklerler sonuna.
Bilemediniz mi? Kim mi bunlar?
Elcevap: Bozuk düzenin korkak bekçi köpekleri.
Ağır mı geldi benzetmem?
Halbuki benzetme değil ki bu.
Gerçekleri bam bam babayın kemüğüne kemüğüne vuruyorum tüm korkmaların, gecenin en derinliğinde.
Gece mi? Neden gece?
Gündüzler çuvala mı girdi?
Çuvala adalet girdi, ağzını da sıkıca kapadılar.
Hak peşinde yalın ayak koşanların gündüzü mü kaldı!?
Güneşini barikatlarla çevirdiler adalete yürüyenlerin.

Yahu sen ne anlatıyorsun, ne ilgisi var bu dediklerinin kitapla?
Var.
Baştan sona itirazı olan bir kitap bu, ey okuyucu!
Neymiş var olan itirazları?

1) Kendileri kuş tüyü yastıklarda uyusunlar diye garibanı birbirine kırdıranların dünyasına itirazı var.

2) Afrika çöllerinde teni kara, yüreği ak, gözleri çakır masumların sömürüldüğü dünyaya itirazı var.

3) Düşünme! Biz senin yerine düşünürüz. Sana emredileni yap. Bize aklın gerekmez. Çünkü sen bir robotsun. Yoksa bir itirazın mı var? Hayır efendimiz benim yok ama bu kitabın var.

4) Kutsal topraklarda hangimiz daha kutsalız diye aralarında cenk eden milyar dolarlık prensciklerin dünyasına itirazı var.

5) İntihar ettiğinde cebinden altı lirası çıkan atanamayan öğretmenin komşusunun milyon milyon rüşvet dağıttığı dünyaya itirazı var.

Herkesin kitaptan çıkardığı itirazı kendine maddeleri çoğaltabilirsiniz.

Eşkiyalar, düzenlerini korumak için bunca çaba harcarken peki ya biz ne yapıyoruz?
Sormuyoruz katlandığımız şeylerin nedenini, niçinini.
Ancak ve ancak birbirimizden nefret etmekle yetiniyoruz.
Var olma nedenimizi düşünmüyoruz.
Doğru ya aldılar elimizden düşünme kabiliyetimizi.
Kaderinize razı olun mukadderat dediler.
Allah'ın hikmetinden sual olunmaz dediler.

"Ve böylelikle umut etme kabiliyetimizi aldılar elimizden. Ne diyeyim, dilerim ihtiyacı olan birilerine gidiyordur bizden çaldıkları umut."
Ve son olarak cesaretimizi çaldılar. Biliyorlardı korkunun tedavisinin olmayacağını.
Ve geberttiler bizi. Unuttuk biz de bizi kimin geberttiğini.
Ve yenildik.
Vesselâm.
574 syf.
·12 günde·Beğendi·10/10 puan
Konuşma diliyle yazılan ilk kitap, doğrudan sizinle konuşuyor. O herkesten sakladığınız ezik büzük olan kötü yanlarınızla, kaçtığınız benliğinizle, duvarlar ördüğünüz o yanınızla, kimse görmesin diye rengarenk boyadığınız o duvarlarınızdan bahsediyorum.
Tam olarak onlarla konuşuyor. Tek bir farkla Bardamu tam anlamıyla bu yanlarının farkında olan kaybeden bir karakter fakat buradaki kaybetme bilinçli olarak yapılan bir durum. Ne tam anlamıyla kadınları, insanları, yaşamı, nefes almayı sevebilen ne de kök salabilen biridir.
Kaçmaz, aksine üstüne gider ve çözüm üretmez. Tam olarak kendi tarzıyla bakar olaylara, insanlara, uzun uzun okursunuz ama aslında olaylar çok hızlı ilerler, bu haliyle insan ömrü gibidir. Çoğunlukla karanlıktır, gündüz yaşanan bir olayda bile gecenin yaklaşmakta olduğu hissini yaşatabilir. Her sayfasında gerçek içinize çöker. Her gittiği yere birlikte gidersiniz, her tanıştığı insandan onunla birlikte tiksinir ve karşınıza oturmuş sizinle konuştuğuna ikna olursunuz. Ne muazzam bir his.. Bardamu'yu Bardamu'nun gözlerinden dinler ve kendi gözlerinizden anlarsınız. Çok net yaşatır her duyguyu, dönemi, kaybolmuş gibi görünen kendini bilmeyi. Bir süre sonra Bardamu'nun hiçlik kavramının ne kadar da sizin hiçlik kavramınızla benzer olduğunu anlar ve derin bir nefes alırsınız. Buna rağmen yaşama tutkusu da çok tanıdık gelir ve elinizde tuttuğunuz kitaba, yanınızda duran kahveye bakarak hala yaşadığınızı anlar ve kendi tutkunuzu da fark edersiniz. Çünkü yaşamdan vazgeçmek daha zordur.

Louis Ferdinand Celine bir konuşmasında şöyle diyor; Yazar oldum çünkü hiçbir şeyimiz yoktu, ailemin durumu çok kötüydü. Bütün hayatım boyunca noodle yedim ben.
Topal annem yıpranmış dantelleri onaran bir kadındı. Bu dantellere koku bir sinerse bir daha hiç çıkmazdı. Eee tabii kokulu danteller satılmazdı. Kokmayan yiyecek neydi peki?

Bu yüzdendir ki yarı Otobiyokrafik bir kitap dememiz yanlış olmaz.

Kitabın sonundaki "Sonsöz çevirinin sonuna yolculuk" da hala "Bardamu" konuşuyor aynı sokak ağzıyla yaşamaya devam ediyor, hem çevirmenle konuşuyor hem de münakaşa ediyor. Sırf bu yüzden bile sanki kitap hiç bitmiyor, sizinle birlikte olmaya devam ediyor. Bir kere okuduysanız içselleştirmişsiniz demektir. Artık kurtulamazsınız.
573 syf.
·20 günde·Beğendi·9/10 puan
Umudun ve aşkın dışında, insana dair her şeyi okumak istiyorsanız, “Gecenin Sonuna Yolculuk” aradığınız kitap olabilir. Kitap yazılmış olalı 85 yıl olmuş. Ama bileseniz ki, kitap değerinden fazla bir şey kaybetmedi, çünkü insanın sadece kabuğu değişti. Kabuğun içindeki tüm çürümüşlük olduğu gibi duruyor. Kitabın yazarı Louise Ferdinand Celine’in romanda yer verdiği şu sözler hale geçerliliğini koruyor; “Asıl korkulması gereken insanlardır, sadece onlar, daima” (syf:31)

Louise Ferdinand Celine, Fransa’nın en fazla tartışılan yazarlarından birisi. “Gecenin Sonuna Yolculuk” derinliği ve dönem edebiyatına getirdiği farklılıkla oldukça çarpıcı bir eser olsa da, bu çarpıcılığını bir miktar da olsa yazarının tartışılmasına borçlu. Louise Ferdinand Celine, Fransa’da o kadar tartışılan bir yazar ki, ölümünün 50. Yılı olan 2011 yılında “Ulusal Anma Derlemesi” listesine girip girmeyeceği ve bir anma töreni düzenlenip düzenlenmeyecği tartışıldı ve dönemin Kültür Bakanı Frederic Mitterrand, Celine’in antisemitik eserleri nedeni ile anılmayacağını söyledi.

Yazarı şimdilik bir tarafa bırakıp, kitaba dönecek olursak, roman Louise Ferdinand Celine'in yarı biyografik eseri sayılabilir. Yazar Ferdinand da, romanın kahramanı Ferdinand gibi 1. Dünya Savaşında Fransız ordusuna katılıyor. Savaşın tüm vicdansızlığını tespit ediyor. Ordudan ayrıldıktan sonra, yine iki Ferdinand da, bir şirketi temsilen Afrika’ya gidiyor. Uzun bir süre kalmadan geri dönüyorlar. Bu dönüş anında yazar Ferdinand ile karakter Ferdinand arasında bir farklılık oluşuyor. Yazar Ferdinand Fransa’ya döner ve ardından bir İngiltere macerası yaşarken, karakter Ferdinand Afrika’dan Amerika’ya geçiyor ve fordist sistemde çalışmaya başlayan fabrikaları keşfediyor. Her iki Ferdinand’ın yaşam öyküsü, tekrar Fransa’ya dönüş ve tıp eğitimi almaları ile yeniden kesişiyor.

Ancak “Gecenin Sonuna Yolculuğu” özel kılan, hikâyenin bu akışı değil. Hatta gariptir, mükemmel tasarlanmış ve gözümüzde canlanan karakterler de değil. Roman, okurun gözünde sadece bir hikâye ve karakterler canlandırmıyor, doğrudan hayatın kendisi tüm çıplaklığı, sıradanlığı, pespayeliği ve kiri ile sayfalarda yer ediniyor.

Ferdinand Bardamu, kayıtsızlığın sınırlarında, insanların kalıplaştırmaya çalıştığı tüm değerlerden yoksun, koyu bir nihilist olarak, roman boyunca sefaletin diplerinde geziyor. Doktorluk bile onu bu sefaletten kurtarmıyor uzun bir süre. Hatta bu meslek yüzünden, insanların derinliğine, çöplüğüne, tüm kirlerine daha fazla vakıf oluyor.

Kitabın başında Bardamu, kendi isteği ile orduya katılıp savaşın içine girse de, savaş anındaki tüm gözlemleri, pasifist bir anarşist gibi, savaşın anlamsızlığına dair oldukça makul bir bakış açısı içeriyor. Ancak, savaşın içinden çıkıp sivil hayata doğru yol aldığı süreçte, savaşa karşı duruşunda rastladığımız makul bakış açısı tamamen kayboluyor. Günümüzün moda deyimiyle bir yanıyla bir “kaybeden”e dönüşüyor. Ama bu kaybediş, gönüllü, istekli bir kaybediş. Kazanmak için tek bir adım bile atmıyor. Hayatın olumluya dönebileceği her eşikte adımını geriye çekiyor. Çünkü Ferdinand Bardamu kazanmaya veya kazanılacak bir şeye inanmıyor, insanın kapasitesinin buna müsaade etmeyeceğini biliyor.

“Gecenin Sonuna Yolculuk” gerçek anlamda bir yolculuk. Mekanlar arasında değil, zaman/insan denkleminde çıkılan bir yolculuk ve ne yazık ki gecenin sonu gündüz değil, ölüm. Roman bu anlamıyla, belirli bir hazırlık aşamasıyla okuru hikâyeye ısındıran, hikâyenin içine düşüren ve yavaş yavaş sonlandıran bir akışa sahip değil. Daha çok, bir film şeridinin öylesine bir noktasında kesilmesi ile başlayan ve öylesine ikinci bir noktada kesilerek bitirilen bir akışa sahip. Romanda sahnenin ortasına düşüp, kitabın sonuna doğru sahnenin içinden aniden çekiliyorsunuz.

Ama zaten kitabı özel kılan, hikâyesinden çok, Ferdinand Bardamu’nun hayatın içinde duruşu, gözlemleri, yorumları ve dili. Her türlü gelişmeyi başkarakterin gözünden görüp, beyninin içinde düşüncenin oluşma sürecinde o sinapstan öbürüne atlıyoruz. O sebepten, ne kadar itici bir karakter de olsa kitap ilerledikçe Bardamu’ya dönüşüyorsunuz. Bu etkiden olsa gerek, kitabın çevirmeni Yiğit Bener, kitabın sonuna eklediği sonsözü Bardamu’ya dönüşerek kaleme almış.

Kitapla yazar arasındaki ilişkiye tekrar dönecek olursak. Kitabın başında yer alan iki önsözü okuduğumda, yazarı kitaptan daha fazla merak ettim ve kitabı okumadan önce yazar hakkında fikir edinmek istedim. Louise Ferdinand Celine, bu kitabı yazarak Fransız Edebiyatında yeni bir rüzgâr estirmekten öte, 2. Dünya savaşında ülkesini işgal eden Almanlardan taraf olup, nazi sempatisi taşıyan ve Yahudi karşıtı görüşlere meyil eden birisi olarak Fransa’da, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında dışlanan veya tartışılan bir yazar olmuş.

Kitabı okuduktan sonra, yarı otobiyografi olduğunu düşündüğüm bu eseri yazan kişinin nasıl nazi sempatizanı ve aşırı Yahudi karşıtı olabileceğini düşünmeye başladım. Çünkü başkarakter Ferdinand Bardamu bize bu yönde bir ipucu vermiyordu. Zaten çevirmen Yiğit Bener’in dillendirdiği Bardamu’da bu noktaya parmak basıyordu;

“Ne o? Yazarım vakti zamanında bir takım boktan laflar etmiş, ırkçı ve Yahudi düşmanı, öyle mi? Doğru, etti… inkar edecek değilim ya! Hatta ona dil avcısı diyen bile olmuş, kara gömlekli birileriyle arkadaşlık ettiği filan da söyleniyor, bir nevi yol arkadaşlığı diyorlar… Bilmem… Etmiş midir ki?... Sanmıyorum, o kadar da değil sanki… bence boşboğazlıkla hezeyan karışımı sözlerdi bunlar… ama her neyse, öyle ya da böyle! Yolculuğa meraklı olanlar bazen yollarını da şaşırırlar, arkadaşlarını da! Gelgelelim bütün bunlar olduysa bile, daha sonradan oldu, benden sonra, benim dışımda yani… beni ırgalamaz demek istiyorum anlayacağınız, ben neysem oyum. Benim o taraklarda bezim yok! Boşuna aramayın bende o pisliklerin izini… Öteki Ferdinand’a gelince, benim yazarım olan adam yani, dilimin ucuyla bile yargılamak geçmiyor onu içimden, hiç!... Ne savunmak, ne de yargılamak. Ola ki anlamak. Çünkü savrulduysa bir dönem o tür aşırı uçlara, belki de kestiği içindir insanoğlundan tüm umudunu, hiç çıkarmadığı içindir o kapkara gözlüklerini.”

“Gecenin Sonuna Yolculuk” için, günümüz edebiyatı çerçevesinde yeni bir dile sahip olduğunu iddia etmek mümkün değil. Ama kendi döneminin edebiyat kalıpları adına bir devrim olduğu kesin. Sokağın dilini, o dilin tüm bozukluklarını, küfrü, argosu ve konuşma biçimiyle birlikte yazıya taşıyan bir eser. Ben bu tarza, daha önce okuduğum Bukowski’nin kitaplarında, Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar’ında da rastladığımı düşünüyorum. Belki onlar da Celine’den ve “Gecenin Sonuna Yolculuk”tan etkilenmişlerdir. Ülkemiz edebiyatında ise, Hakan Günday zaten “Gecenin Sonuna Yolculuk”a duyduğu hayranlığı birçok kez dile getirmişken, Emrah Serbes’in de bu tarza yakın olduğunu düşünüyorum.

Belki biraz uzun zaman alacak ve zaman zaman da kitabın içinde kaybolacağınız bir okuma olabilir ama her ömrün bir döneminin bu okumaya ayrılması gerektiğine inananlardanım.
573 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Bu aralar iyi sardım anlatılara. Ayrı bir keyif verir oldular bana. Elbette bunda Pesso’nın etkisi büyük. Farklı bir şey bu anlatı. Kurgu gibi değil. En azından benim açımdan değil. Bu mesele daha çok kişisel. Hani kurgu çok sevdiğiniz birisiyle gezip. tozup vakti geçirmekse; anlatı oturup sohbet etmek. Benim tercihimse elbette her zaman sohbet etmekten yana. İşte bu arkadaşlardan birisi de Celine. Yalnız bu pek arkadaş olunacak bir adam değil. Hani ebeveynlerimiz küçükken uyarırlardı ya, gitme çocuğum onun yanına, Celine’ de öyle bir arkadaş. Ben ise yine haşare çocuk, isyankar, kim ne derse tam tersini yapanlardan.

Elbette bizi bu zararlı arkadaşlarla da birileri tanıştırıyor, gidip kendimiz bulmuyoruz ya. Ben evden bile doğru düzgün çıkmayan adamım bırakın yeni insanlarla tanışmayı . Beni de Kayra tanıştırdı bu adamla. Hani şu Hakan Günday’ın Kayrası ya da Kayra’nın Hakan Günday’ımı desem. Belki de en doğrusu hepsi Celine’in Bardemu’sundan çıktı demek. İşte şu takıntılı, zır deli, uğraşa uğraşa sonunda çılgınca çalışan zihnini öldüren Kayra, tutturmuş bir Celine Celine gidiyor. Ben pek severim bu Kayrayı, dedim ya tehlikeli adamlar ayrı bir çekim oluşturuyor. Nerede tehlikeli adam varsa gidip buluyorum.

Bir dedim bakayım şu Celine’e, kimmiş kimin nesiymiş. Görseline bakmamla şok olmam bir oldu. Bazı insanlar vardır, bakışlarında karakterinin ruhunun izlerini yakalarsınız. Camus gibi, Dostoyevski gibi, Bukowski gibi. Bu adamda öyle. Yalnız biraz daha farklı, hayat belirtisi yok. Beden desen sanki ona ait değil, bir çul gibi üzerinde. Bakışlar dehşetten açılmış. Bir şeyler anlatıyor, anlatmak istiyor anlayabilene. Ben gördüm diyor kokmuş pis dünyanızı, lanet olsun diyor, daha bir çok şeyler. Biraz daha araştırdım, araştırdıkça da şaşkınlığım hat safhaya ulaştı. Ortalığı baya karıştırmış sağken, ölmesiyle de bu karışıklık dinmemiş hala devam ediyor. Ülkesi Fransa hala yazarı kabullenip kabullenmemekte kararsız. En önemli eseri Gecenin Sonuna Yolculuk. Beckett Samuel Beckett bu eser için İngilizce ve Fransızca yazılmış en büyük eser demiş, Bukowski son 2000 yılın en iyi eseri, Günday, hakkıyla okumak sünnettir. Daha bir çok önemli kişi, çok önemli tespitlerde bulunmuşlar eser için. Bir çok yazarı derinden etkilemiş, zaten eseri okuyanlar ön sözden kimleri ne kadar etkilediğini biliyorlar, eseri okumayanlarda bir zahmet biraz araştırıversinler. Bir şey daha var herhalde hepimizin dikkatini bu daha çok çekecek, kitabın el yazması 2001 yılında 12 milyon Frank’a satılmış. Sahi he kadar ediyor bu para, herhalde sadece 1 milyon Frank bile yeterdi bana.

Celine bir karakter yaratmış, Bardamu. Ferdinand Bardamu. Celine’in ismi de Ferdinand. Her halde bu adamın yarısı benim yarısı ise zihnim demiş ilk baştan. Eserin başında Bardamu bir dostuyla bir kafede sohbet ediyor, daha sohbetin başındayken birden savaş sirenleri çalıyor. Bir çoşku tüm çulsuzlar savaşa. Bu çoşkunun bitmesiyle kendinizi savaş meydanında buluyorsunuz. Durumu ne siz anlayabiliyorsunuz ne de Bardamu. Bir yerlerden ateş açılıyor, bakıyorsunuz Almanlar. Bu Almanlar niye ateş ediyorlar, ben severim oysa onları. Bir sürü Alman arkadaşım var, hepsiyle de aram iyidir. Ben ne yapıyorum burada, niye birbirimizi öldürmeye çalışıyoruz?? Herkes açlıktan kırılıyor, sakatlar, yaralılar, ölenler. Bir de rütbeliler var, onların baya bir rahatı yerinde. Güzel yiyorlar, güzel yerlerde yatıyorlar. Durumu anlayana kadar vuruldu Bardamu. Gerisin geriye hastaneye. Cephe gerisi baya güzel. Millet yiyip içmeye, birbirini düzmeye devam ediyor. Eğlence mekanları biraz yer altına kaymış sadece, her şey o kadar ulu orta değil. Bir de zenginliklerine zenginlik katanlar ve hiçbir şeyi yokken zengin olanlar var. Özellikle uyanık kadınlar bu bedenlerinden başka hiçbir şeyi yokken zengin olanlar.

Bunlara fazla dayanamıyor Bardamu, dayanamamaktan ziyade biraz da kaçma isteği var doğrudan Afrika’ya. Gittiği yer Afrika da Fransa’nın sömürgesi. Yönetenler Fransızlar, aynı zamanda sömürenler. Askeri rütbeliler her şeyi bu sömürgelerin. Özel şirketlerin yöneticisi, yargıçlar, valiler vs aklınıza ne geliyorsa. Her taraf pislik hem maddi hem manevi. Yolsuzluklar, vergiler, zencilere gösterilen tavırlar bir yandan; sıcak, hastalık, sivrisinekler diğer yandan. Pek fazla dayanamıyor buna. Hastalanıyor, hem de dağ başında. Hastalıktan gözü açılmıyor öldü ölecek. Yardımına zenciler koşuyor. Koymuşlar bir sedyeye taşıyorlar. Bardamu şaşkın, insan yemek geleneklerinde de var ama niye yemiyorlar. Gözünü açmasıyla kendini kürek çekerken bulması bir oluyor. Köle niyetine satmışlar. Sular çekilince karıncalar balıkları yer hesabı.

Kürek çekerken kendini Amerika da buluyor, New York. Ayakta şehir dimdik. Afrika ve Fransa da az buçuk anlam ifade eden Bardamu burada hiçbir şey. Her taraf gösteriş, reklam ve yapaylık. İnsanı rahat ettirecek her şey var ama parası olana. Ford’un fabrikasına giriyor işçi olarak. Benim biraz eğitimim var dedirtmiyorlar, onlara kafası çalışmayan adam lazım. Başlıyor çalışmaya elbette pek fazla dayanamıyor. Dayanılacak gibi değil. Her taraf makine gürültüsü. Bir yolunu bulup buradan da kaçıyor.

Yine Fransa. Eğitimini tamamlayıp doktor diplomasını alıyor. Bundan sonraki hayatı biraz daha yavaş. Varoşlar, Fransa’nın pisliği özellikle sağlık sektörünün. Bardamu da doktor olduysa o sağlık sektörünü siz düşünün artık. İyice çöküyor, ölümü bekliyor. O bir tutunamayan, gezen gören ama dünya nerede olursan ol hep aynı. Hiçbir yerin hiçbir yerden farkı yok. Sadece çürümüşlüğün adı değişiyor. Avrupa bir zevk batağındayken, Afrika sömürge, Amerika sanayileşmenin batağında.

Olayı kurgusunu anlattık ama hani mesele bunlar değil. Bunlarda önemli ancak yazarı bu derece büyük yapacak unsurlar değil. Onun asıl özelliği uslubunda. O cümle kurgularının canına okumuş, altını üstüne getirmiş. Yüklem nerede özne nerede belli değil. Günday’ın Kinyas ve Kayra’sını okuyanlar ne demek istediğimi daha rahat anlarlar. Üslup, cümle kurgusu birebir aynı. Yazar kelimeleri seçerken genelde sokak ağzı kullanmış. Çevirmenin de notuna göre 300 yıl önce kullanılan kelimelermiş bunlar. Fransa da da bu yüzden bu kadar tartışma yaratıyormuş. Dünya üzerindeyken bir çok mesele de çok karışık konuşmalar yapmış ancak bir o kadar da Fransızcayı zenginleştirmiş. Bende de bazı kelimelere sempati uyandırmadı değil hani. Özelikle ‘işte o kadar’ ile ‘bu böyledir’ kelime gruplarına.

Benden bu kadar. Biraz yorduk sizi. Celine baya uzun bir zaman diliminde yazmış, çevirmen iki yılda çevirmiş, biz de inceleyip okuyuverelim. Bu arada okuyuverelim dediysek o kadar da kolay değil, kendine güvenen gelsin.

Herkese selam olsun.. Sağlıcakla..
573 syf.
·49 günde·Beğendi·10/10 puan
HAYAT AŞK SOSUNA BULANMIŞ KOKUŞMUŞ BİR ETTİR!

Şarkının sonu...
Dünyanın sonu...
Gecenin sonu...
Aşkın sonu...
Hayatın sonu...

Sona ulaşmak için başlayan insan hep kaybeder , hayatın kuralı budur :
Başlayan her şey bitmeye mahkumdur!
Geçer yani, her şey geçer!..

Bir gün hayat bitecek...
Dünya bizi terk edecek...
O yüzden kimi insan:
Kısa keser...
Vazgeçer...

Dışlanan, itilen, yalnızlaştırılan kahramandır Ferdinand , yarattığı Ferdinand’a benzer belki de Ferdinand Celine .

Toplumsal yaralara değinirken bireyin çıkmazlarını, bunalımlarını da anlatarak sorgulayıcı var oluşçular gibi görünse de ;yazar, hödüklüğü, aptallığı, sapıklığı, çirkinliği, ihaneti, boş vermişliği anlatan yeraltına aittir.
Kahramanların içe dönük, isyankar, genellemelere aykırı, ayrıntıcı ve sorunlu insanlar olması Günday’la benzeşir.
Ayıpsız...
Yasaksız...
Tüm açıklığı ve çirkinliğiyle...
Konuşma diliyle...
Kesip biçerek...
Takıntı yaratarak...
Yaralar açarak...
Argoyla...
Küfürle... Anlatmaz, kusar adeta.
İç monolog tekniğiyle kahramanların en gizli ve en çıplak yanlarını da okura aktarır .

Siyaha, karanlığa, geceye ait insanlar var etrafımızda.
Yolculukta olan...
Yalnız...
Yorgun...
Umutsuz...
Yitik...
Her zaman her şeye geç kalan
Ve hep pişman
Metanetsiz!..
Hassas!..
Basiretsiz!..

Dünya ihanetlerle dolu,
Kepazelik diz boyu,
Sefillik içinde yaşayan insan:
Sevgi yoksunu...
İnsanlık bezgini...
Hepimizin sicili bozuk...
Kolaysa:
KATLAN BU HAYATA

HADİ MUTLU OL!
MUTLU ET!

Ben bu kitabı neden okudum ?
Hem de 49 günde?

Şu yüzden :

Gecenin Sonuna Yolculuk”u geceleri okudum. Ağustos ayıydı. Terledim. Daha çok da geceleri. Çünkü romanın kahramanı Bardamu, Paris’ten Birinci Dünya Savaşı’na, oradan da Afrika’ya gitti. Sıcağın göbek deliğine. Bardamu doktor oldu ama aşık olamadı. Amerika’da yaşadı ama Ford’da işçi olarak kaldı. Sevişti ama yalan söyledi. Yaşadı ama hayat devam etti.
Oysa benimki durdu. Çünkü kitap bitti.
On beş yaşındaydım. Bir daha okudum. Sonra bir daha. Küvette, okulda, banklarda. Düzden, tersten, ortadan, her yerden. Hep aynı yanıt: “Gecenin Sonuna Yolculuk’u okuyorum.” Bir süre sonra kimse, o aralar ne okuduğumu sormadı. Ta ki yeniden taşınana kadar. Sonra yine aynı yanıt: “Céline okuyorum.”
 
Yanlış anlaşılmasın, Céline’le hiçbir zaman gerektiği kadar ilgilenmedim. Diğer eserleri umurumda bile değildi. Ben sadece gecenin sonuna gidiyordum. Beş yüz sayfa civarındaki romanı okumam dört yıl sürdü. Bense hiçbir yere varamadım.
 On sekiz yaşındaydım ve hayat, kendimi öldürmemi emrediyordu. Oysa ben dört yıldır üçüncü avucum yaptığım romanı yakmakla meşguldüm. “Gecenin Sonuna Yolculuk”u ezberlemiştim. Okumama gerek yoktu. İstediğim sayfa hafızamda beni bekliyordu. Sonra unutmaya başladım. Unuttum ve biraz daha unuttum. Geriye ben kaldım. “Gecenin Sonuna Yolculuk” bana karıştı ya da tersi.
 
 
Bugün ne Céline’in köpeklerinin adlarını, ne de eserlerinin sayısını hatırlıyorum. Bildiğim tek şey, o romandaki karakterler sayesinde kendimi hiçbir zaman (ya da daima) yalnız hissetmediğim (ya da hissettiğim), o roman yüzünden yıllarca başka kitap okuyamayıp cahil kaldığım ve varislerinin beni mahkemeye vermesi ihtimaline oynayarak Céline ailesinden herhangi biriyle tanışma umuduyla o romandan cümleler çalıp Kinyas ve Kayra’ya yamadığım.
 
 
Kışkırtmayı ve çelişkiyi güzel sanatlar seviyesine yükseltmiş olan Céline’in romanından aklımda kalan, insan beyninin var olan tek trajik et parçası olduğudur. Trajediyi hazmetmenin tek yolu da üstadın dediği gibi ondan sarhoş olmaktan geçer. “Hiçbir şey beni büyük felaketler kadar kendimden geçiremez,” diyen Céline, sözlükteki her kavramla alay eder. Kutsal ve saygıdeğer hiçbir şey ya da kimse kalmaz. Üstadı Yahudi düşmanı olmakla suçlayanlar, bana kalırsa bağışlayıcı davranmıştır. Çünkü gerçekte Céline, insanlık düşmanıdır. Karamsar, melankolik ya da romantik değildir. Sadece bir ihbarcıdır. Kendisi dahil herkesi ihbar eder. Kime ihbar ettiğinin de bir önemi yoktur çünkü roman edebiyattır. Gerektiğinde yalanlanır. Bu yüzden roman “Yolculuğumuz hayalidir,” cümlesiyle başlar.
 
 
Céline, amaçsızca yolculuklar yapan roman kahramanı Bardamu’yü iki Dünya Savaşı arasında yaratır. Ancak romanın karanlığı ve dumanı, dönemine özgü savaş sonrası kötümserliğinden gelmez. Céline, arasında kaldığı gerçek iki savaşın, doğum ve ölüm olduğunu bilir. Hayattan midesi bulanacak kadar korkak ama onu yaşayacak kadar da cesur olan Bardamu, sayısız üç nokta, üretilmiş kelimeler ve sert cümleler içinde sayfadan sayfaya adım atarken, okur sadece izler.
 
Kendisini onun yerine koyamaz çünkü kimse Bardamu kadar kendinden iğrenmez.
 
Bardamu bir gösteridir. Bittiğinde, ne yuhalanabilen ne de alkışlanabilen bir gösteri. Merak eden, Céline’in kendine özgü Fransızcasına rağmen Yiğit Bener tarafından olağanüstü bir başarıyla, olabildiğince az kayıpla Türkçe’ye tercüme edilmiş halini okur. Çok merak eden Fransızca öğrenir. Daha çok merak eden aynaya bakıp hayatını düşünür. Gecenin sonuna aynadan gidilir. Dönmemek için de aynayı kırmak gerekir.
 
Artık okumuyorum. On birinci ve son kez satın aldığım romanı da kaybettim. Büyütmeye gerek yok. Céline’in de dediği gibi “Daha fazla sözünü etmeyelim.”
 
Üstat ölür. Trajedi kalır. Onu ihbar edene verilen ödül acıdır. “Gecenin Sonuna Yolculuk”un aldığıysa Renaudot adını taşır. Bu yazının üzerinde gözlerini kaydıranlar arasında okuduğu roman sayısı bini aşmış olan vardır. Benim okuduğum ve anladığım roman sayısıysa parmak hesabıyla ölçülebilir. Sol elimin orta parmağı bu hesap için yeterlidir. Boşlukla doldurulmuş Bardamu’nün değdiği her toprağa tükürmüş ve edebiyat bilgisi çok sınırlı olan ben, Céline için ölür ve öldürürüm.
 
Hakan Günday'ın notu:
 
Yukarıdaki paragrafların tamamı, sırasıyla Picus, Hayvan, Karakalem adlı dergilerde ve Vatan Kitap’ın geçmiş iki sayısında yayımlanmıştır. Ancak Céline hakkındaki düşüncelerimi ifade etmeme yetecek daha uygun kelimeler bulunmadığı için söz konusu kelimeler, yeniden ve aynı sıralamayla kullanılmışlardır. Çünkü Céline edebiyatı, hakkında altı kez aynı metni yazacak kadar saplantılı olduğum bir konudur. Sonuçta, son nefesimden birkaç dakika önce beni bulursanız, yukarıdaki cümleleri ezberden okuyabildiğime ve içeriğine inancımın asla değişmemiş olduğuna tanıklık edebilirsiniz. Yeter ki sol elimin orta parmağını kaldıracak güce sahip olayım. Gerisi kolay. Çünkü gerisi yok. Belki bir de Türkçe Sözlük var.
 ..........
Bazen kendimizi yalnız, sefil, farklı, umarsız, çirkin... hissederiz ya !
Aslında yalnız değiliz!
Hepimiz aynıyız!..
574 syf.
DOĞUM

Birinci Durak: SAVAŞ

Otobiyografik yönün fazla olduğu bu romanda Ferdinand Celine’in hayat bulduğu kahramanın ismi Ferdinand Bardamu’dur. Bardamu bir gün savaşı öven bir arkadaşıyla konuşurken, bir anda askere yazılan gönüllülerin arasına katılır. Onun için bir anlık bir şaka olan bu hareket, gecenin sonuna yolculuğunun ilk durağı olacaktır.

Dünyanın gördüğü en yıkıcı savaş olan İkinci Dünya Savaşı’nın içinde savaş denilen kadim olgu üzerine tespitleriyle bizleri de sorgulamaya itiyor. Dönemin bilimi için ırk olgusu bilimsel bir gerçek olarak kabul edilmekte ve Naziler de kendilerini en üstün ırk olarak görerek milyonlarca insanı gaz odalarına göndereceklerdir. Ama bu anlayış sadece Nazilere özel bir durum değildir; o dönem dünyada üstün ırk olma hülyasına kapılmış farklı ülkelerden pek çok insan bulunur, engelli vb. insanların ötanazisi tartışılır. Bardamu ise bu insanlardan biri olan arkadaşına, “Hiç de öyle değil! Senin ırk dediğin şey, alt tarafı, açlıktan, vebadan, urlardan ve soğuktan kaçarak, yedi düvelin sillesini yedikten sonra gelip kendini burada bulmuş, pirelenmiş, gözü çapaklı, götü donmuş, bana benzeyen koca bir çulsuzlar yığınından ibarettir,” diyerek karşı çıkar. İnsan mitlerle yaşayan bir canlıdır, üstün ırk kavramı da muktedirlerin iktidarlarına dayanak kılmak için kullandığı ve sömürecekleri insanlara ve onları sömürürken birer piyon olarak kullanacakları halklarına benimsettikleri bir mitten fazla bir şey değildir. Böylelikle köleliği en başta zihinlerde inşa ederler, ardından da diğer muktedirlerle olan güç savaşlarında halklarının seve seve ölüme koşmalarını sağlarlar. Bu savaşlardan en yıkıcı olanların birinde Bardamu ise “Yeryüzündeki biricik korkak ben miyim?” diyerek şaşkınlığını belli eder. Öte taraftan her ne kadar kahramanlık nidaları atılsa da yanlarında, önlerinde, arkalarında düşen sayısız topların gürültüsü altında ve birbirlerini hiç tanımayan farklı halklardan insanların gözleri dönmüşçesine birbirlerinin boğazlarına süngüleri soktuklarında, cayır cayır karşılarındaki insanları yaktıklarında, taramalı tüfeklerle birbirlerini delik deşik ettiklerinde, çıplak ellerle birbirlerinin gözlerini oyduklarında psikolojilerinden insanlık mefhumunu da yitirmeye başlarlar. Bunun sonucunda, her biri kendilerini hayatta tutan biricik şey olan korkularını, “Dört haftadır sürüp giden bu savaşta, o kadar yorgun, o kadar mutsuzduk ki, yorgunluktan korkumun bir kısmını yolda yitirmiştim,” diyen Bardamu gibi yitirerek birer zombiye dönerler. Tam da komutanlarının onlardan, muktedirlerin de komutanlardan istediği gibi… Böylelikle kahramanlık aşısının etkinliği zirve noktasına ulaşır ancak “Aslına bakılırsa kuşku uyandıran biricik şey kahramanlıktır. Kendi bedeniyle kahramanlık? Oldu olacak yem olarak oltanın ucuna takılan solucandan da kahramanlık yapmasını talep edin, ne de olsa o da bizim gibi pembe, soluk ve gevşek.”

Cephe gerisinde ise “Hırsla yalan söyleniyordu, düş ötesi, gülünç ve saçmalık ötesi, gazetelerde, afişlerde, havada, karada, denizde. Herkes işin içindeydi. En kuyruklu yalanı kim söyleyecek diye yarışıyorlardı. Kısa süre sonra kentte gerçek diye bir şey kalmadı.” Fransızlara göre Almanlar birer canavardı, tüm Avrupa’nın hatta tüm dünyanın ciğerlerini söküp ızgara yapmak istemektedirler; Almanlara göre ise tüm dünya onlara karşıdır, bilhassa komünistler ve Yahudiler devletlerinin altını oymuş, üstün ırklarını zehirleyerek onların sosyal, ekonomik ve her alanda geri kalmalarına sebep olmuşlardır. İngilizlere kalsa kendilerinden başka herkes birer canavardır, Amerikanlar ise Avrupa’dan kilometrelerce uzak kıtalarından silahlarını satacak birer müşteri olarak görmektedir herkesi. Ve gazetelerin hepsi, muktedirlerinin o anki bakışına uygun formatta yalanlar söylemekte, böylelikle halklarını birer piyon konumuna indirmektedir. Aksi bir sesi ise anında vatan haini olarak bu piyonların önüne linç edilmek üzere atmaktadırlar. Çünkü şimdi savaş zamanıdır, yani muktedirlerin ceplerinin daha çok dolması için kartların yeniden dağıtılma zamanıdır. Yalanlarla beyinleri kurulan cephedeki piyonlardan ise bir tanesinin adını bile gelecekte kimse hatırlamayacaktır. “Örneğin Yüz Yıl savaşları sırasında ölen askerlerden bir tanesinin bile adını hatırlıyor musunuz, Lola?.. Bu isimlerden bir tanesini bile öğrenmeyi denediniz mi hiç?.. Hayır, değil mi?.. Asla denemediniz? Onlar sizin gözünüzde şu önümüzdeki herhangi bir eşyanın sıradan bir atom zerreciği kadar adsız, önemsiz, hatta daha bile meçhul, sabahki dışkınızdan bile değersiz... Gördüğünüz gibi, Lola, boşuna ölmüşler! Bir hiç uğruna ölmüş o salaklar! İddia ediyorum! Kanıtı ortada! TEK DEĞERLİ ŞEY YAŞAMDIR.”

Bardamu, bu satranç oyunundan yaralanarak paçayı kurtarır ve soluğu ikinci durağında alır, Afrika’da.

İkinci Durak: SÖMÜRGECİLİK ve KÖLELİK

Soluğu ülkesinin Afrika’daki bir sömürgesinde alan Bardamu, beyaz ırkın üstün tavırlarının yarattığı sonuçlara yakından tanık olur ama o, bir insan hakları savunucusu değildir, yanlış anlaşılmasın, o sadece hayatta kalmaya ve ne olursa olsun gecenin sonuna giden bu yolda devam etmeye çalışan sıradan bir insandır, sen, ben yani her birimiz gibi. “Sopa eninde sonunda onu kullananı yorar, oysa beyazların beynine iyice kazınan güçlü ve zengin olma umudu külfetsizdir, en ufak bir külfeti yoktur. Artık şu Mısır’ın ve Tatar Zorbaların marifetlerini sıralamaktan da vazgeçilsin! Dikey duruşa geçmiş hayvanlara iş başında en müthiş gayretlerini sarf ettirmenin yüce sanatında Antik çağların bu amatörleri kendini beğenmiş düzenbazlar olmanın ötesine geçememişlerdir. Bu ilkeller, köleye “Beyefendi” demesini ve arada sırada ona oy verdirmesini bilmiyorlardı, ne de ona gazete almasını, ne de hele tutkularından arındırmak için savaşa yollamasını,” diyerek Bardamu, modern kölelik düzeninin ilkel kölelik düzeninden daha feci olduğunu anlatmak ister. Çünkü, ilkel köle, durumunun tamamen farkındadır ama modern köle özgür olduğunu zannetmektedir; oy veriyordur sonuçta, kendilerini yönetecek insanları seçiyordur ama aslında kendilerini sömürecek olanları seçtiğinin farkında bile değildir. Belki bir sonraki seçim iktidarı değiştirecektir ama değişen sadece sömürecek olanların ve bunların kendilerini konumlandırdıkları ideolojinin isimleridir.

Burada başına türlü belalar gelen kahramanımız yolculuğuna, hep görmek istediği Amerika’da devam edecektir.

Üçüncü Durak: AMERİKA

Bardamu’nun burada ilk dikkatini çeken şehrin mimarisinin dikey olarak gelişmiş olmasıdır. Adeta burada muktedirler, Babil Kulesine devam ediyorlar ve zenginlik vaat ettikleri halklarını her geçen gün bulutlara daha çok yaklaştırmaktadırlar. Gerçekten öyle mi, diye hemen şüphe tohumları ekmek isteyen bozgunculardan ise sadece sabretmelerini isterler, kuleler uzayacak ve Tanrıya komşu olunacaktır, sadece biraz daha öne eğilmeleri gerekmektedir ve kesinlikle düşünmemeleri. Zira “Fabrikamızda düşüncelere ihtiyaç yok. Bizim ihtiyacımız olan şey şempanzelerdir,” der bir işçi Bardamu’ya. İnsan şempanzeden daha iyi köle olur, çünkü şempanzenin sağı solu belli olmaz ve o doğasına uygun davranır, en temel ihtiyaçlarına binaen yaşar ve fazlasında göz yoktur. Bardamu burada fazla yapamaz, ama “Amerikan ticaretinden kaçmak olanaksızdır,” ve bunu en iyi simgeleyen ise hızla akan yaşam ve kaldığı evin yakınından gece gündüz geçerek rahatsızlık veren metrodur.

Bardamu’nun Amerikan rüyası uzun sürmez ve memleketine dönüş yapar.

Dördüncü Durak: İNSAN ve VAROLUŞ

Bardamu, eğitimini tamamlayarak doktor olur. Ama hayatının refah seviyesinde pek bir değişme yaşanmaz. Çoğunlukla mecburen bedavaya hekimlik yapar, ücretlerini almakta zorlanır ve garip garip insanlarla karşılaşır. Son durağı ise bir tımarhanede doktorluk yapmak olacaktır. Bu sırada hayatının her safhasında bir şekilde sürekli karşılaştığı Robinson ile olan ilişkilerini de uzun sayfalar boyunca okuruz. Bu bölümde Bardamu’yla birlikte insan ruhuna ve varoluş mefhumuna yolculuk yaparız. Varoluş denilince ilk akla gelen “Gerçek, bitmek bilmeyen bir can çekişmedir. Bu dünyanın gerçeği ölümdür. Seçim yapmak gerek, ya ölmek ya da yalan söylemek”tir. “Bense asla kendimi öldüremedim,” diyen Bardamu ise insanlarla tamamen “taşak geçmek” için kurgulandığını düşündüğü bu hayata ne olursa olsun bağlıdır. Hem de herkesten daha samimi şekilde… En başta kendisine dürüsttür, yapay kibarlıklar yapmaz, ama bir yandan da hayatına devam edebilmek için yalan söylemekten de ihanet etmekten de geri durmaz. Sonuçta “Yaşam yalanla dolup taşan bir çılgınlıktan ibaret olduğuna göre, insan ne kadar uzaktaysa, yalanlarına ne kadar çok şey katabiliyorsa, o kadar mutludur, bu da doğal ve olması gereken bir şeydir. Hazmedilmesi zor olan gerçektir,” ve “İhanet etmek, bir hapishanede pencere açmaya benzer. Herkes bunu yapmak ister ama gerçekten yapılabildiği nadirdir.” Etik değerleri oldukça kaygandır hatta böyle değerler olduğuna da inanmaz; insan sürekli olarak “alçaldığı” bu hayatta birer “tutunamayan”dır, çaresizce tutunmaya çalışan. Etik değerlere de tutunulabilir tabi ki ama bunu sağlayacak maneviyatın gücü de insanın sosyal konumuna, ekonomik durumuna bağlı değil midir ki bir yandan ve insan, bu açılardan sürekli tokat yiyorsa ne kadar yüksek bir maneviyata sahip olabilir ya da bu insanı, böyle bir maneviyata sahip olmadığı için nasıl eleştirebiliriz? Bu yüzden “İğrenç varlıklarız vesselam. Kimseye gücenmenin alemi yok. Önce doyum ve mutluluk gelir. Benim görüşüm de bu,” der Bardamu.

Ama olur mu öyle şey, insanlık bu mu, yardımlaşma, birlik beraberlik, insanlığın evrensel değer ve hedefleri ne olacak diyebiliriz. Buna Bardamu’nun yanıtı ise “Kendi hesabıma, o insanlık ahlakı gibi meseleleri, hiç ama hiç iplemiyorum, herkes gibi yani. Bana ne!” olur. Bu Bardamu ne kadar pislik bir insan böyle diyebiliriz, sanki kendimiz birer melekmişiz gibi, Bardamu da bizimle bu hususta hemfikirdir: “Her neyse, bütün bu adiler, melek olmuşlardı ben farkına bile varmadan! Bulutlar dolusu melek vardı artık, her tarafta, hem de kaçığını mı ararsın, münasebetsizini mi... Alayı da kentin üzerinde gezmeye çıkmış!”

İnsan eğer özgür değilse yani “cebimiz mangırla dolu” değilse, ahlaki değerler, kurallar, ve iyilik diye kültürel genlerimize kodlanan her bir öğe, bize vurulan birer pranga olmaktan öteye gitmeyecektir. Bu prangaları sevebiliriz, onlara hatta aşık olabiliriz. Eğer aksi bir seçeneğimiz yoksa, belki de yola devam etmemizi sağlayacak en iyi seçenek de bu olabilir. Ama insan bir kere düşünmeye başlayınca çoğunlukla kendini durduramıyor, bir köstebek gibi zihnini, toprağı, göğü, insan doğasını, kültürü, tanrıyı ve her şeyi kazıp duruyor. Nihayetinde vardığı noktada karşısına çıkan manzara Bardamu’nunki gibi oluyor: “Sonuçta varoluşun neden olduğu en büyük yorgunluk belki de insanın yirmi yıl, kırk yıl boyunca, hatta daha bile uzun süre, aklı başında kalmak için harcadığı o olağanüstü çabadır, basitçe, derinden kendi, yani tiksindirici, dehşetengiz, saçma olmamak uğruna. Baştan veri olarak elimize tutuşturulan şu aksak ikinci sınıf insanı, sabahtan akşama kadar hep küçük bir evrensel ideal, birinci sınıf bir insan olarak sunmak zorunda kalmamız ne de büyük kâbus.”

Yine bunları boş verip insanlık idealleri için savaşmaya devam edelim falan fistan. Ama kendimizi çok da yıpratmaya gerek yok, sonuçta “YAŞAM BUNDAN İBARETTİR, GECENİN İÇİNDE SON BULAN BİR IŞIK PARÇASI…”


ÖLÜM.
576 syf.
·11 günde·Beğendi·9/10 puan
Yine bir inceleme yine bir giriş cümlesi sıkıntısı. Öncelikle ben bu kitabı inceleyemem daha doğrusu yazacak çok şey var ama yazamayacağımı düşünüyorum şimdiden. Çünkü gerçekten çok fazla konu ve detay var. Kısa kısa sizleri bilgilendirmek için elimden gelen, not aldığım yerleri sizlerle paylaşmayı deneyeceğim.

Öncelikle eser ile tanışmamın sebebi Hakan Günday – Kinyas ve Kayra kitabıdır. Kinyas ve Kayra’yı bu kitabı okuduktan sonra etkilenerek yazdığını belirtmiş. Bununla ilgili de bir röportaj da var linki de burada http://www.sabitfikir.com/elestiri/heil-celine buyurun.

Önceliği yazara vereceğim sonra kitap hakkında konuşmak istiyorum. Yazarın çok kitabı yok maalesef. Gerçi gerek de kalmamış diyebiliriz. Eser gerçekten çok sağlam. Vikipedia’ya bakarsak yazar ile ilgili şu bilgileri bulacaksınız.
Louis-Ferdinand Destouches veya kalem adıyla Louis-Ferdinand Céline (27 Mayıs 1894 - 1 Temmuz 1961), Fransız yazar ve doktor. Céline, yazarın büyükannesinin ismidir. Yeni yazı tarzı ile Fransız ve Dünya edebiyatını geliştirmiştir. 20. yüzyılın en etkili yazarlarından biri olarak kabul edilir.
Gecenin Sonuna Yolculuk adlı kitabı Le Monde 'un Yüzyılın 100 Kitabı listesi'nde de 6. sırada yer almıştır.
Bu eser yüzyılın yüz kitabı listesinde 6. Sırada yer almış. Benim pek de incelememe gerek yok aslında. Yeni yazı tarzı deniyor bu nedir diyebilirsiniz. Hemen açıklığa kavuşturayım. Küfür, belaltı ve daha doğrusu yeraltını edebiyatını kullanarak geliştiren bir yazar. Kitabın basım tarihi ise 1932.

Geçelim kitabın konusuyla ilgili cümlelere. Alıntısı bol kitabın da konusu da baya bol. 2 adet kağıt çıktı not aldığım. Giriş savaşla başlıyor. Savaş esnasında halkın yaşadıkları ve o milliyetçilik duygusu ile. Ama romanın kahramanı gel gelelim tam bir savaş karşıtı ve siz ne halt yiyorsunuz dercesine savaştan kaçıyor. Savaşın kötülüğü ve savaş esnasında yaşanılan zorlukları çok iyi betimlemiş. Her ne Fransayı kötülese de milliyetçi ve vatanseverlik duygularını çok iyi aşılamış. Kısacası bir savaşa gireceksiniz. O savaşta 1-2 sene yaşayıp tüm duyguları tadacaksınız. Bu savaş bölümü sadece bir bölüm bunu da belirteyim.
Kendi milliyeti Fransız olsada Fransızları yerin dibine kadar gömmüş. Yaşama isteği arzusuyla yanan bir karakter ama çok rahat, doğruyu sorguluyor, yalanı insanlara yakıştırıyor ve arkadan iş çevirmek nedir bunları bize anlatıyor. Ölümden büyük korku duyuyor.

Karamsarlık ve bununla ilgili felsefi cümleler ve konular oldukça etkileyici. Amerika o zaman da herkes için bir rüya sanırım ama yazar bir şekilde Amerika’ya ulaşıyor. Ve olaylar başlıyor. Antiamerikancı o kadar söylemler var ki çok iyi. Direk günümüze etki edecek cinsten. Sömürgecilik, insanları ezme, aşağılama ve kullanma… Bunlar ancak insana yakışır demesi. Çok sağlam…

Başka bir bölümü ise tamamen sex, kadınlar, kürtaj, doktorluk üzerine baya bir cümleler var. Sakın bu dediklerimi çok fazla gözünüzde büyümesin. Öyle bir çeviri ile karşılacaksınız ki kitap bittiğinde belkide çeviri değil; Türkçe bir kitap okuduğunuzu söyleyebilirsiniz. Abartmıyorum çünkü netten de araştırabilirsiniz. Harika, güncel bir dil. Tamamen modern küfürler, modern argo. Çevirmen Yiğit Bener’i de burada anmak sanırım bir borç. Sağlık demişken kahraman ilerleyen bölümlerde bir doktor olarak hayatına devam ediyor ve sağlıkla ilgili bir çok konuya da vakıf olacaksınız. Geçmişte ne gibi sıkıntılar çekilmiş bunlar bir bir göz önüne seriliyor.

Bir bölümde Henry Ford’dan bahsetmiş yazar. O bölümde insanları nasıl kullandıklarını, bazı insanların ezik olması gerektiğini anca bu şekilde insanlığın var olabileceğini söylüyor. Herkes zengin ve modern olursa işi kim yapacak demesi sanırım çok büyük bir tema. Yoksulluğu çok iyi anlatıyor. Birçok bölüm yoksullukla ilgili.

Yine farklı bir konuyu ele alırsak yaşlı bir teyzenin ölümü söz konusu olan. Ferdinand’ın arkadaşı Robinson tarafından öldürülmek istenen yaşlı kadının suikastleri ile yazılan bir bölüm var. Orada da arkanızdan işlerin çevirilmesi daha doğrusu en yakın arkadaşınız bunu yapmasıyla ilgili konu.

Kitabın en sonuna doğru ise kadınlar ve ölüm ile olaylar sonuçlanıyor. Kitabın ismine uygun Gecenin Sonuna doğru akşam üzerini geçmesiyle ilgili bir çok cümle atfedilmiş. Gecenin önemini okuduktan sonra biraz daha iyi anlayacaksınız. Aşk ile bitiyor kitap, kadınlar ile bitiyor kitap…

Eleştirdiğim yer ise sonunun her klasik gibi, her eser gibi kısa ve bir anda bitmesi. Neden hep böyle oluyor anlamıyorum. Bir çok yeri atladığıma eminim. Bunları yazabildim arkadaşlar. İnşallah verimli olmuştur sizler için. Kesinlikle zor bir kitap. İlk başlayanlar hemen sıkılabilirler. Bu da benim kişisel önerim. Sürçü lisan ettiysem affola. Kesinlikle tavsiyemdir. Beğendim. İyi okumalar….
574 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Görünenden kaçış mıdır Gecenin Sonuna Yolculuk?
Genel kanı onun iç karartıcı bir adam, bir yazar olduğunu söyler. Antiburjuva mıdır, konuşulduğu gibi yazarak? Peki onu gerçekten özümsemek, anlamak bu kadar kolay mıdır.?
Ağzı bozuktur onun. Ne diyecekse canı ne isterse pat diye yazan, düşündüğü her şeye kalemi bodoslama dalan mahalleden aksi bir arkadaştır O.
Gecenin Sonuna Yolculuk niye böyle bir isim kullanmıştır anlamak kolay değildir. Gecenin Sonuyla kastettiği Robinson mudur? Bir ihtimal. Yoksa kendi içindeki Geceyi mi kasteder. Anlaşılmaz. Fakat munzur bir çocuktur Ferdinand, iyi olduğu kadar. Toplumu düşünen ve bunun içinde eleştiren bir yazardır. Anlaşılmama kaygısı yoktur, dahası kaygısı yoktur. Ne varsa kendi içinde , kendi hesabına çalışır cümleleri. Sözünü esirgemeden söyler öyle yazar. Kızım sana söylüyorum istersen anla istersen anlama der yazdıklarıyla. " Taksitle Ölüm " kitabında da aynı üslupla yazar ve birbirinden başarılı iki eser boylece ortaya çıkar. Çünkü " Insan elinin altında ne varsa onunla icra ediyordu sanatını" (sy.416)
Onun da tarzı budur demek. Bir nevi tutunamayanlar güruhuyuz der kendisi de. Bir de dilsizin dilinden anası anlar öyle der abimiz. Kafasının içini çözmek bu yüzden çok zordur. Onu okuyacak insana sabır dilemek en iyisi ....

O-- nu okurken şöyle düşünürüm, yine dediği gibi " Dünya çekip gitmeden çok önce terkediyor bizleri". EVETTT
Bezmişlik kokar, dram kokar ve kimsenin geçmediği bir sokağın köşesindeki eski püskü bir anı fenerine döneceğimizi iddia eder abimiz. Yolda her şeyini yitirdiğini iletir bizlere.

Kendi adıma en sevdiğim yazarlardan biridir. Kendini öyle hemen okutmaz. Bir günde 200 hatta 150 sayfasını okumak bile başarıdır tabi anlayarak. Onu okumak gerçek bir ayrıcalıktır. Hodbin bir insandır nazarımca, çünkü insanın içinde de çok şeyi karıştırmayı başarır. Iyi bir yazar okuyanına birşeyleri sorgulatabilmelidir. Okumak ve düşünmek dileğiyle.
573 syf.
·33 günde·Beğendi·10/10 puan
Bu kitabın yazım tarihinin üzerinden yaklaşık 90 yıl geçmiş olmasına inanmak hayli güç... İnsanlar, şehirler, duygular, düşler, küfürler ve nihayet halet-i ruhiyemiz, Celine'in bıraktığı yerden, hiç bir değişime uğramadan aynen devam ediyor. Bu duyguyu hissetmek iyi mi kötü mü, ona siz karar verin... Bu romanın edebiyat dünyasında henüz hak ettiği karşılığı bulamamış olması, klasik deyince akla ilk gelen 5-10 kitabın arasında sayılmaması henüz ruhumuzun Celine'inki kadar canlı ve gelişmiş olmadığının açık bir göstergesi... Belki de insana dair her şeyi açık seçik anlatıp ortaya bıraktığı koca bir huzursuzluğun öcünü alıyoruz, bilemiyorum.
Bir hayatı, tüm içsel ve dışsal yaşanmışlığıyla, tek bir detay atlamadan, tersine her sayfasında daha fazla sorgulatan bir tarzda muhteşem bir üslupta 573 sayfaya sığdırabilmek, bana göre bir romancının gelebileceği en tepe nokta... Celine, Gecenin Sonuna çıktığı yolculuğun her adımında bizi de yanında götürüyor ve kendi hayatımıza ilaveten her birimize yeni ve farklı ikinci bir hayat daha hediye ediyor... Mutlaka okunması gereken, mümkünse dönüp dönüp hatırlanması gereken gerçek bir edebiyat ziyafeti...
"Mutsuz olduklarını söyleyen insanlara öyle hemencecik inanmayın. Hele önce bir sorun bakalım hâlâ uyuyabiliyorlar mı?... Yanıt evetse, her şey yolunda demektir. Bu da yeterlidir."
Savaşı ve içinde ne varsa hepsini reddediyorum... Ben savaş var diye üzülmüyorum... Ben kaderime razı olmuyorum... Ben bu konuda sızlanıp durmuyorum... Onu olduğu gibi reddediyorum, içindeki insanlarla birlikte, onlarla, onunla hiçbir alışverişim olsun istemiyorum. İsterlerse dokuz yüz doksan beş milyon kişi olsunlar ve ben tek başıma kalayım, yine de haksız olan onlar, Lola, haklı olan da benim, çünkü ne istediğini bilen bir tek ben varım: ben artık ölmek istemiyorum.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Gecenin Sonuna Yolculuk
Baskı tarihi:
Şubat 2020
Sayfa sayısı:
574
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750804198
Orijinal adı:
Voyage au bout de la nuit
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskılar:
Gecenin Sonuna Yolculuk
Gecenin Sonuna Yolculuk
Yayımlanmasından tam yetmiş yıl sonra Türkçe'ye kazandırılan Gecenin Sonuna Yolculuk, edebiyat tarihinde bir dönüm noktası oluşturan, romanda konuşma dilini ve argoyu kullanarak devrim yaratmış bir başyapıt. Louis Ferdinand Céline'in, bugün hâlâ güncelliğini koruyan, insanı derinden etkileyen, içine çeken bu başyapıtı, "İşte böyle başladı" diyerek okuru Birinci Dünya Savaşı'ndan Afrika'daki Fransız sömürgelerine, oradan Amerika'ya, derken Paris'in varoşlarına ve gecenin sonuna kadar uzanan ürpertici bir yolculuğa çıkarıyor. Céline'in kullandığı dil, özellikle de konuşma dilini yazıya geçirme uğraşı, bugüne dek yapıtlarının Türkçe'ye çevrilmesinin önünde büyük bir engel ve dokunulmazlık yarattı. Yiğit Bener'in iki yılını vererek Türkçe'ye kazandırdığı bu eser, gerek çevirisiyle gerekse okurun yüzüne vurduğu gerçeklerle uzun süre konuşulacak...

Kitabı okuyanlar 2.032 okur

  • onur tastekin
  • Nazmiye yavaş
  • Eyüp Çebitürk
  • Azad
  • Skylla
  • Timur Ünal
  • Enes Ertaş
  • yasemin ak
  • Sedef
  • Mehmet Sıddık Çetinkaya

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%5.3
13-17 Yaş
%1.6
18-24 Yaş
%18.6
25-34 Yaş
%39.9
35-44 Yaş
%23.9
45-54 Yaş
%6.9
55-64 Yaş
%0.5
65+ Yaş
%3.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%37
Erkek
%63

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%35.8 (297)
9
%21.4 (177)
8
%14 (116)
7
%3 (25)
6
%3.3 (27)
5
%1.2 (10)
4
%0.7 (6)
3
%0.4 (3)
2
%0.1 (1)
1
%0.5 (4)

Kitabın sıralamaları