Gecenin Sonuna YolculukLouis Ferdinand Celine

·
Okunma
·
Beğeni
·
9.425
Gösterim
Adı:
Gecenin Sonuna Yolculuk
Baskı tarihi:
Mart 2013
Sayfa sayısı:
573
ISBN:
9789750804199
Çeviri:
Yiğit Bener
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Yayımlanmasından tam yetmiş yıl sonra Türkçe'ye kazandırılan Gecenin Sonuna Yolculuk, edebiyat tarihinde bir dönüm noktası oluşturan, romanda konuşma dilini ve argoyu kullanarak devrim yaratmış bir başyapıt. Louis Ferdinand Céline'in, bugün hâlâ güncelliğini koruyan, insanı derinden etkileyen, içine çeken bu başyapıtı, "İşte böyle başladı" diyerek okuru Birinci Dünya Savaşı'ndan Afrika'daki Fransız sömürgelerine, oradan Amerika'ya, derken Paris'in varoşlarına ve gecenin sonuna kadar uzanan ürpertici bir yolculuğa çıkarıyor. Céline'in kullandığı dil, özellikle de konuşma dilini yazıya geçirme uğraşı, bugüne dek yapıtlarının Türkçe'ye çevrilmesinin önünde büyük bir engel ve dokunulmazlık yarattı. Yiğit Bener'in iki yılını vererek Türkçe'ye kazandırdığı bu eser, gerek çevirisiyle gerekse okurun yüzüne vurduğu gerçeklerle uzun süre konuşulacak...


I. Dünya Savaşı'nın ardından, ikincisine çeyrek kala. Kan kokuyor. Kan, yoksunluk, hastalık, ölüm, sıcak, tuvalet, yara et, yine de kahkaha... Biz, tam yetmiş yıl sonra, yeniden indiriyoruz Yolculuk'u kızağından. Adını hiçbir şeyle birlikte anmadan, karşılaştırmalar yapmadan. Bir biçem, bir dil, gecenin sonunda insanlığın en aşağı katmanlarıyla bir yüzleşme, bizi içeri, daha içeri çeken, boynumuza parmaklarını geçiren, ısıran, tüküren, hırlayan, ölesiye korkan ve korkutan.Yani yaşayan. Bir kıpırdanma başladı bile, parmaklarımızın ucunda, gözeneklerimizden içeri sızan bir şey var. Böyle bir yüzleşmeye katlanabilecek mi insan?

Tadımlık
Takdir edilmek ve saygı görmek için, yangından mal kaçırırcasına sivillerle iyi dost olmak zorunda kaldım, çünkü savaş ilerledikçe onlar, geride, gitgide daha adileşiyorlardı. Paris'e döndüğümde bu durumu hemen anladım, bunun yanı sıra, karılarının iyice kızıştığını, ihtiyarların çenelerinin düştüğünü, bir de ellerin sağda solda, onun bunun götünde, ceplerinde dolaştığını anladım. Geridekiler savaşanların mirasına konuyordu, şan şöhret ve buna kahramanca, acı çekmeden katlanmanın yolları çabucak öğrenilmişti. Kâh hastabakıcı, kâh acılı şehit anası kimliğindeki anneler artık koyu renk uzun başörtülerini takmadan, bir de belediye görevlisi aracılığıyla Bakan'ın onlara tam zamanında ulaştırdığı küçük diplomaları yanlarına almadan hiçbir yere gitmiyorlardı. Sonuçta, her şey bir şekilde düzene giriyordu. Özenle hazırlanmış cenaze törenleri sırasında da herkes pek üzgündü elbette, gelgelelim insan yine de konulacak mirası, yakın zamanda çıkılacak tatili, alımlı ve söylenene bakılacak olursa ateşli dulu düşünmeden de edemiyordu, hâlâ yaşamını sürdürmeyi de, inadına, uzunca bir süre, hatta belki asla gebermemecesineÉ Kim bilir? Cenazeyi izlerken, herkes sizi şapkasıyla göstere göstere selamlar. Hoş bir şeydir bu. Zaman artık terbiyeli davranma, saygıdeğer görünme, yüksek sesle gülmeme zamanıdır, yalnızca için için sevinebilirsiniz. Buna izin var. İçinden olursa her şey serbest. Savaş zamanında, asmakatta dans edileceğine, mahzenlerde dans ediliyordu. Savaşanlar buna daha rahat katlanıyorlardı, bu işi seviyorlardı. Gelir gelmez istedikleri buydu, kimse de bu tavırları kuşkulu bulmuyordu. Aslına bakılırsa kuşku uyandıran biricik şey kahramanlıktır. Kendi bedeniyle kahramanlık? Oldu olacak yem olarak oltanın ucuna takılan solucandan da kahramanlık yapmasını talep edin, ne de olsa o da bizim gibi pembe, soluk ve gevşek. Bana gelince, artık halimden şikâyetçi değildim. Hatta kazanmış olduğum askeri madalya, yaralanmam falan filan sayesinde özgürleşmekteydim bile denilebilir. Nekahet dönemindeyken getirmişlerdi bana madalyayı, hem de hastaneye kadar. Hemen o gün, tiyatroya, madalyamı sivillere göstermeye koştum, aralarda. Bayağı etkileyici oldu. Paris'te görülen ilk madalyalardı bunlar. Olay yaratmıştı! Hatta Opéra-Comique'in fuayesinde Amerika'dan gelen tatlı Lola'yla da bu vesileyle tanıştım, ar damarımın tamamen çatlamasını da ona borçluyum. Öyle bazı tarihler vardır ki, yaşamasaydım da olur diyeceğiniz aylar arasında öne çıkıverirler. Opéra-Comique'teki şu madalya gününün benim yaşantımdaki yerine gelince, belirleyici olmuştur. İşte onun yüzünden, Lola'nın yüzünden Amerika Birleşik Devletleri'ni bayağı merak eder oldum, ona bir çırpıda sorduğum ve doğru dürüst yanıt vermediği sorular yüzünden. İnsan kendini yolculuklara böylesine kaptırmayagörsün, ne zaman dönebiliyorsa o zaman, ne halde dönebiliyorsa da o halde dönerÉ Sözünü ettiğim dönemde herkes Paris'te kendi küçük üniformasına sahip olmak istiyordu. Üniformasız kalan bir tek tarafsızlarla casuslardı, onlar da zaten neredeyse aynı kişilerdi. Lola'nın da vardı kendi resmi üniforması, hem de gerçek, çok sevimli bir üniforma, kızıl haçlarla süslenmişti her tarafı, kol ağızları, dalgalı saçları üzerine hınzırca hep yan yatırarak yerleştirdiği minnacık polis beresi. Otel müdürüne sır verir gibi söylediğine bakılırsa, Fransa'yı kurtarmak için bize yardım etmeye gelmişti, tabii gücünün yettiği kadar, ama tüm yüreğiyle! Birbirimizi anlamakta hiç güçlük çekmedik, ne var ki tam olarak anladık da denemez, çünkü yürek gücüyle yapılan işler bana bayağı sevimsiz gelmeye başlamıştı. Beden marifetiyle yapılanları yeğliyordum, mesele bundan ibaret. Yürek gücünden olabildiğince uzak kalmakta yarar vardı, bunu bana iyi öğretmişlerdi, savaşta, hem de nasıl! Bu dersi unutmaya da hiç niyetim yoktu. Lola'nın yüreği yumuşacık, zayıf ve coşkuluydu. Vücuduysa pek tatlı, pek muhabbetliydi, haliyle ona olduğu gibi, yani tümüyle sahip olmam gerekmişti. Aslında iyi kızdı Lola, ancak aramıza savaş girmişti, insanlığın yarısını, muhabbet olsun olmasın, öbür yarısını mezbahaya yollamaya yönelten o rezil müthiş hınç. Öyle olunca, bu tür bir saplantı, kaçınılmaz olarak ilişkilerde sorun yaratıyordu. Nekahet dönemini olabildiğince uzatmaya kararlı olan ve çarpışmaların ateşli mezarlığındaki nöbet sırama dönmeye hiç niyeti olmayan bendenizin gözünde, katlimizin saçmalığı, kentte attığım her adımda daha da çarpıcı olarak belirginleşiyordu. Her tarafı inanılmaz boyutta bir hinoğluhinlik sarmıştı. Ancak bu kapandan kurtulma şansım yok denecek kadar azdı, yırtabilmek için gerekli ilişkilerin hiçbirine sahip değildim.
Hani her şeyin farkında olup da "aman başımıza bir şey gelmesin"ciler vardır bildiniz mi?
Durun ipucu veriyim: "aman düzenimiz bozulmasın" diye de eklerler sonuna.
Bilemediniz mi? Kim mi bunlar?
Elcevap: Bozuk düzenin korkak bekçi köpekleri.
Ağır mı geldi benzetmem?
Halbuki benzetme değil ki bu.
Gerçekleri bam bam babayın kemüğüne kemüğüne vuruyorum tüm korkmaların, gecenin en derinliğinde.
Gece mi? Neden gece?
Gündüzler çuvala mı girdi?
Çuvala adalet girdi, ağzını da sıkıca kapadılar.
Hak peşinde yalın ayak koşanların gündüzü mü kaldı!?
Güneşini barikatlarla çevirdiler adalete yürüyenlerin.

Yahu sen ne anlatıyorsun, ne ilgisi var bu dediklerinin kitapla?
Var.
Baştan sona itirazı olan bir kitap bu, ey okuyucu!
Neymiş var olan itirazları?

1) Kendileri kuş tüyü yastıklarda uyusunlar diye garibanı birbirine kırdıranların dünyasına itirazı var.

2) Afrika çöllerinde teni kara, yüreği ak, gözleri çakır masumların sömürüldüğü dünyaya itirazı var.

3) Düşünme! Biz senin yerine düşünürüz. Sana emredileni yap. Bize aklın gerekmez. Çünkü sen bir robotsun. Yoksa bir itirazın mı var? Hayır efendimiz benim yok ama bu kitabın var.

4) Kutsal topraklarda hangimiz daha kutsalız diye aralarında cenk eden milyar dolarlık prensciklerin dünyasına itirazı var.

5) İntihar ettiğinde cebinden altı lirası çıkan atanamayan öğretmenin komşusunun milyon milyon rüşvet dağıttığı dünyaya itirazı var.

Herkesin kitaptan çıkardığı itirazı kendine maddeleri çoğaltabilirsiniz.

Eşkiyalar, düzenlerini korumak için bunca çaba harcarken peki ya biz ne yapıyoruz?
Sormuyoruz katlandığımız şeylerin nedenini, niçinini.
Ancak ve ancak birbirimizden nefret etmekle yetiniyoruz.
Var olma nedenimizi düşünmüyoruz.
Doğru ya aldılar elimizden düşünme kabiliyetimizi.
Kaderinize razı olun mukadderat dediler.
Allah'ın hikmetinden sual olunmaz dediler.

"Ve böylelikle umut etme kabiliyetimizi aldılar elimizden. Ne diyeyim, dilerim ihtiyacı olan birilerine gidiyordur bizden çaldıkları umut."
Ve son olarak cesaretimizi çaldılar. Biliyorlardı korkunun tedavisinin olmayacağını.
Ve geberttiler bizi. Unuttuk biz de bizi kimin geberttiğini.
Ve yenildik.
Vesselâm.
Umudun ve aşkın dışında, insana dair her şeyi okumak istiyorsanız, “Gecenin Sonuna Yolculuk” aradığınız kitap olabilir. Kitap yazılmış olalı 85 yıl olmuş. Ama bileseniz ki, kitap değerinden fazla bir şey kaybetmedi, çünkü insanın sadece kabuğu değişti. Kabuğun içindeki tüm çürümüşlük olduğu gibi duruyor. Kitabın yazarı Louise Ferdinand Celine’in romanda yer verdiği şu sözler hale geçerliliğini koruyor; “Asıl korkulması gereken insanlardır, sadece onlar, daima” (syf:31)

Louise Ferdinand Celine, Fransa’nın en fazla tartışılan yazarlarından birisi. “Gecenin Sonuna Yolculuk” derinliği ve dönem edebiyatına getirdiği farklılıkla oldukça çarpıcı bir eser olsa da, bu çarpıcılığını bir miktar da olsa yazarının tartışılmasına borçlu. Louise Ferdinand Celine, Fransa’da o kadar tartışılan bir yazar ki, ölümünün 50. Yılı olan 2011 yılında “Ulusal Anma Derlemesi” listesine girip girmeyeceği ve bir anma töreni düzenlenip düzenlenmeyecği tartışıldı ve dönemin Kültür Bakanı Frederic Mitterrand, Celine’in antisemitik eserleri nedeni ile anılmayacağını söyledi.

Yazarı şimdilik bir tarafa bırakıp, kitaba dönecek olursak, roman Louise Ferdinand Celine'in yarı biyografik eseri sayılabilir. Yazar Ferdinand da, romanın kahramanı Ferdinand gibi 1. Dünya Savaşında Fransız ordusuna katılıyor. Savaşın tüm vicdansızlığını tespit ediyor. Ordudan ayrıldıktan sonra, yine iki Ferdinand da, bir şirketi temsilen Afrika’ya gidiyor. Uzun bir süre kalmadan geri dönüyorlar. Bu dönüş anında yazar Ferdinand ile karakter Ferdinand arasında bir farklılık oluşuyor. Yazar Ferdinand Fransa’ya döner ve ardından bir İngiltere macerası yaşarken, karakter Ferdinand Afrika’dan Amerika’ya geçiyor ve fordist sistemde çalışmaya başlayan fabrikaları keşfediyor. Her iki Ferdinand’ın yaşam öyküsü, tekrar Fransa’ya dönüş ve tıp eğitimi almaları ile yeniden kesişiyor.

Ancak “Gecenin Sonuna Yolculuğu” özel kılan, hikâyenin bu akışı değil. Hatta gariptir, mükemmel tasarlanmış ve gözümüzde canlanan karakterler de değil. Roman, okurun gözünde sadece bir hikâye ve karakterler canlandırmıyor, doğrudan hayatın kendisi tüm çıplaklığı, sıradanlığı, pespayeliği ve kiri ile sayfalarda yer ediniyor.

Ferdinand Bardamu, kayıtsızlığın sınırlarında, insanların kalıplaştırmaya çalıştığı tüm değerlerden yoksun, koyu bir nihilist olarak, roman boyunca sefaletin diplerinde geziyor. Doktorluk bile onu bu sefaletten kurtarmıyor uzun bir süre. Hatta bu meslek yüzünden, insanların derinliğine, çöplüğüne, tüm kirlerine daha fazla vakıf oluyor.

Kitabın başında Bardamu, kendi isteği ile orduya katılıp savaşın içine girse de, savaş anındaki tüm gözlemleri, pasifist bir anarşist gibi, savaşın anlamsızlığına dair oldukça makul bir bakış açısı içeriyor. Ancak, savaşın içinden çıkıp sivil hayata doğru yol aldığı süreçte, savaşa karşı duruşunda rastladığımız makul bakış açısı tamamen kayboluyor. Günümüzün moda deyimiyle bir yanıyla bir “kaybeden”e dönüşüyor. Ama bu kaybediş, gönüllü, istekli bir kaybediş. Kazanmak için tek bir adım bile atmıyor. Hayatın olumluya dönebileceği her eşikte adımını geriye çekiyor. Çünkü Ferdinand Bardamu kazanmaya veya kazanılacak bir şeye inanmıyor, insanın kapasitesinin buna müsaade etmeyeceğini biliyor.

“Gecenin Sonuna Yolculuk” gerçek anlamda bir yolculuk. Mekanlar arasında değil, zaman/insan denkleminde çıkılan bir yolculuk ve ne yazık ki gecenin sonu gündüz değil, ölüm. Roman bu anlamıyla, belirli bir hazırlık aşamasıyla okuru hikâyeye ısındıran, hikâyenin içine düşüren ve yavaş yavaş sonlandıran bir akışa sahip değil. Daha çok, bir film şeridinin öylesine bir noktasında kesilmesi ile başlayan ve öylesine ikinci bir noktada kesilerek bitirilen bir akışa sahip. Romanda sahnenin ortasına düşüp, kitabın sonuna doğru sahnenin içinden aniden çekiliyorsunuz.

Ama zaten kitabı özel kılan, hikâyesinden çok, Ferdinand Bardamu’nun hayatın içinde duruşu, gözlemleri, yorumları ve dili. Her türlü gelişmeyi başkarakterin gözünden görüp, beyninin içinde düşüncenin oluşma sürecinde o sinapstan öbürüne atlıyoruz. O sebepten, ne kadar itici bir karakter de olsa kitap ilerledikçe Bardamu’ya dönüşüyorsunuz. Bu etkiden olsa gerek, kitabın çevirmeni Yiğit Bener, kitabın sonuna eklediği sonsözü Bardamu’ya dönüşerek kaleme almış.

Kitapla yazar arasındaki ilişkiye tekrar dönecek olursak. Kitabın başında yer alan iki önsözü okuduğumda, yazarı kitaptan daha fazla merak ettim ve kitabı okumadan önce yazar hakkında fikir edinmek istedim. Louise Ferdinand Celine, bu kitabı yazarak Fransız Edebiyatında yeni bir rüzgâr estirmekten öte, 2. Dünya savaşında ülkesini işgal eden Almanlardan taraf olup, nazi sempatisi taşıyan ve Yahudi karşıtı görüşlere meyil eden birisi olarak Fransa’da, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında dışlanan veya tartışılan bir yazar olmuş.

Kitabı okuduktan sonra, yarı otobiyografi olduğunu düşündüğüm bu eseri yazan kişinin nasıl nazi sempatizanı ve aşırı Yahudi karşıtı olabileceğini düşünmeye başladım. Çünkü başkarakter Ferdinand Bardamu bize bu yönde bir ipucu vermiyordu. Zaten çevirmen Yiğit Bener’in dillendirdiği Bardamu’da bu noktaya parmak basıyordu;

“Ne o? Yazarım vakti zamanında bir takım boktan laflar etmiş, ırkçı ve Yahudi düşmanı, öyle mi? Doğru, etti… inkar edecek değilim ya! Hatta ona dil avcısı diyen bile olmuş, kara gömlekli birileriyle arkadaşlık ettiği filan da söyleniyor, bir nevi yol arkadaşlığı diyorlar… Bilmem… Etmiş midir ki?... Sanmıyorum, o kadar da değil sanki… bence boşboğazlıkla hezeyan karışımı sözlerdi bunlar… ama her neyse, öyle ya da böyle! Yolculuğa meraklı olanlar bazen yollarını da şaşırırlar, arkadaşlarını da! Gelgelelim bütün bunlar olduysa bile, daha sonradan oldu, benden sonra, benim dışımda yani… beni ırgalamaz demek istiyorum anlayacağınız, ben neysem oyum. Benim o taraklarda bezim yok! Boşuna aramayın bende o pisliklerin izini… Öteki Ferdinand’a gelince, benim yazarım olan adam yani, dilimin ucuyla bile yargılamak geçmiyor onu içimden, hiç!... Ne savunmak, ne de yargılamak. Ola ki anlamak. Çünkü savrulduysa bir dönem o tür aşırı uçlara, belki de kestiği içindir insanoğlundan tüm umudunu, hiç çıkarmadığı içindir o kapkara gözlüklerini.”

“Gecenin Sonuna Yolculuk” için, günümüz edebiyatı çerçevesinde yeni bir dile sahip olduğunu iddia etmek mümkün değil. Ama kendi döneminin edebiyat kalıpları adına bir devrim olduğu kesin. Sokağın dilini, o dilin tüm bozukluklarını, küfrü, argosu ve konuşma biçimiyle birlikte yazıya taşıyan bir eser. Ben bu tarza, daha önce okuduğum Bukowski’nin kitaplarında, Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar’ında da rastladığımı düşünüyorum. Belki onlar da Celine’den ve “Gecenin Sonuna Yolculuk”tan etkilenmişlerdir. Ülkemiz edebiyatında ise, Hakan Günday zaten “Gecenin Sonuna Yolculuk”a duyduğu hayranlığı birçok kez dile getirmişken, Emrah Serbes’in de bu tarza yakın olduğunu düşünüyorum.

Belki biraz uzun zaman alacak ve zaman zaman da kitabın içinde kaybolacağınız bir okuma olabilir ama her ömrün bir döneminin bu okumaya ayrılması gerektiğine inananlardanım.

Benzer kitaplar

  • Öteki
    8.2/10 (322 Oy)290 beğeni969 okunma287 alıntı10.937 gösterim
  • Kreutzer Sonat
    8.5/10 (250 Oy)202 beğeni659 okunma390 alıntı4.515 gösterim
  • Ecinniler
    8.8/10 (127 Oy)154 beğeni402 okunma373 alıntı8.687 gösterim
  • Delikanlı
    8.1/10 (95 Oy)110 beğeni428 okunma150 alıntı5.198 gösterim
  • Oblomov
    9.0/10 (654 Oy)637 beğeni1.445 okunma863 alıntı16.964 gösterim
  • Zorba
    8.5/10 (474 Oy)434 beğeni1.089 okunma694 alıntı12.624 gösterim
  • Sabırsız Yürek (Acımak)
    8.4/10 (236 Oy)218 beğeni666 okunma361 alıntı5.658 gösterim
  • Gösteri Peygamberi
    8.6/10 (264 Oy)227 beğeni689 okunma224 alıntı7.768 gösterim
  • Adem'den Önce
    7.9/10 (220 Oy)185 beğeni677 okunma87 alıntı5.547 gösterim
  • Germinal
    9.0/10 (318 Oy)294 beğeni839 okunma316 alıntı7.418 gösterim
Bu aralar iyi sardım anlatılara. Ayrı bir keyif verir oldular bana. Elbette bunda Pesso’nın etkisi büyük. Farklı bir şey bu anlatı. Kurgu gibi değil. En azından benim açımdan değil. Bu mesele daha çok kişisel. Hani kurgu çok sevdiğiniz birisiyle gezip. tozup vakti geçirmekse; anlatı oturup sohbet etmek. Benim tercihimse elbette her zaman sohbet etmekten yana. İşte bu arkadaşlardan birisi de Celine. Yalnız bu pek arkadaş olunacak bir adam değil. Hani ebeveynlerimiz küçükken uyarırlardı ya, gitme çocuğum onun yanına, Celine’ de öyle bir arkadaş. Ben ise yine haşare çocuk, isyankar, kim ne derse tam tersini yapanlardan.

Elbette bizi bu zararlı arkadaşlarla da birileri tanıştırıyor, gidip kendimiz bulmuyoruz ya. Ben evden bile doğru düzgün çıkmayan adamım bırakın yeni insanlarla tanışmayı . Beni de Kayra tanıştırdı bu adamla. Hani şu Hakan Günday’ın Kayrası ya da Kayra’nın Hakan Günday’ımı desem. Belki de en doğrusu hepsi Celine’in Bardemu’sundan çıktı demek. İşte şu takıntılı, zır deli, uğraşa uğraşa sonunda çılgınca çalışan zihnini öldüren Kayra, tutturmuş bir Celine Celine gidiyor. Ben pek severim bu Kayrayı, dedim ya tehlikeli adamlar ayrı bir çekim oluşturuyor. Nerede tehlikeli adam varsa gidip buluyorum.

Bir dedim bakayım şu Celine’e, kimmiş kimin nesiymiş. Görseline bakmamla şok olmam bir oldu. Bazı insanlar vardır, bakışlarında karakterinin ruhunun izlerini yakalarsınız. Camus gibi, Dostoyevski gibi, Bukowski gibi. Bu adamda öyle. Yalnız biraz daha farklı, hayat belirtisi yok. Beden desen sanki ona ait değil, bir çul gibi üzerinde. Bakışlar dehşetten açılmış. Bir şeyler anlatıyor, anlatmak istiyor anlayabilene. Ben gördüm diyor kokmuş pis dünyanızı, lanet olsun diyor, daha bir çok şeyler. Biraz daha araştırdım, araştırdıkça da şaşkınlığım hat safhaya ulaştı. Ortalığı baya karıştırmış sağken, ölmesiyle de bu karışıklık dinmemiş hala devam ediyor. Ülkesi Fransa hala yazarı kabullenip kabullenmemekte kararsız. En önemli eseri Gecenin Sonuna Yolculuk. Beckett Samuel Beckett bu eser için İngilizce ve Fransızca yazılmış en büyük eser demiş, Bukowski son 2000 yılın en iyi eseri, Günday, hakkıyla okumak sünnettir. Daha bir çok önemli kişi, çok önemli tespitlerde bulunmuşlar eser için. Bir çok yazarı derinden etkilemiş, zaten eseri okuyanlar ön sözden kimleri ne kadar etkilediğini biliyorlar, eseri okumayanlarda bir zahmet biraz araştırıversinler. Bir şey daha var herhalde hepimizin dikkatini bu daha çok çekecek, kitabın el yazması 2001 yılında 12 milyon Frank’a satılmış. Sahi he kadar ediyor bu para, herhalde sadece 1 milyon Frank bile yeterdi bana.

Celine bir karakter yaratmış, Bardamu. Ferdinand Bardamu. Celine’in ismi de Ferdinand. Her halde bu adamın yarısı benim yarısı ise zihnim demiş ilk baştan. Eserin başında Bardamu bir dostuyla bir kafede sohbet ediyor, daha sohbetin başındayken birden savaş sirenleri çalıyor. Bir çoşku tüm çulsuzlar savaşa. Bu çoşkunun bitmesiyle kendinizi savaş meydanında buluyorsunuz. Durumu ne siz anlayabiliyorsunuz ne de Bardamu. Bir yerlerden ateş açılıyor, bakıyorsunuz Almanlar. Bu Almanlar niye ateş ediyorlar, ben severim oysa onları. Bir sürü Alman arkadaşım var, hepsiyle de aram iyidir. Ben ne yapıyorum burada, niye birbirimizi öldürmeye çalışıyoruz?? Herkes açlıktan kırılıyor, sakatlar, yaralılar, ölenler. Bir de rütbeliler var, onların baya bir rahatı yerinde. Güzel yiyorlar, güzel yerlerde yatıyorlar. Durumu anlayana kadar vuruldu Bardamu. Gerisin geriye hastaneye. Cephe gerisi baya güzel. Millet yiyip içmeye, birbirini düzmeye devam ediyor. Eğlence mekanları biraz yer altına kaymış sadece, her şey o kadar ulu orta değil. Bir de zenginliklerine zenginlik katanlar ve hiçbir şeyi yokken zengin olanlar var. Özellikle uyanık kadınlar bu bedenlerinden başka hiçbir şeyi yokken zengin olanlar.

Bunlara fazla dayanamıyor Bardamu, dayanamamaktan ziyade biraz da kaçma isteği var doğrudan Afrika’ya. Gittiği yer Afrika da Fransa’nın sömürgesi. Yönetenler Fransızlar, aynı zamanda sömürenler. Askeri rütbeliler her şeyi bu sömürgelerin. Özel şirketlerin yöneticisi, yargıçlar, valiler vs aklınıza ne geliyorsa. Her taraf pislik hem maddi hem manevi. Yolsuzluklar, vergiler, zencilere gösterilen tavırlar bir yandan; sıcak, hastalık, sivrisinekler diğer yandan. Pek fazla dayanamıyor buna. Hastalanıyor, hem de dağ başında. Hastalıktan gözü açılmıyor öldü ölecek. Yardımına zenciler koşuyor. Koymuşlar bir sedyeye taşıyorlar. Bardamu şaşkın, insan yemek geleneklerinde de var ama niye yemiyorlar. Gözünü açmasıyla kendini kürek çekerken bulması bir oluyor. Köle niyetine satmışlar. Sular çekilince karıncalar balıkları yer hesabı.

Kürek çekerken kendini Amerika da buluyor, New York. Ayakta şehir dimdik. Afrika ve Fransa da az buçuk anlam ifade eden Bardamu burada hiçbir şey. Her taraf gösteriş, reklam ve yapaylık. İnsanı rahat ettirecek her şey var ama parası olana. Ford’un fabrikasına giriyor işçi olarak. Benim biraz eğitimim var dedirtmiyorlar, onlara kafası çalışmayan adam lazım. Başlıyor çalışmaya elbette pek fazla dayanamıyor. Dayanılacak gibi değil. Her taraf makine gürültüsü. Bir yolunu bulup buradan da kaçıyor.

Yine Fransa. Eğitimini tamamlayıp doktor diplomasını alıyor. Bundan sonraki hayatı biraz daha yavaş. Varoşlar, Fransa’nın pisliği özellikle sağlık sektörünün. Bardamu da doktor olduysa o sağlık sektörünü siz düşünün artık. İyice çöküyor, ölümü bekliyor. O bir tutunamayan, gezen gören ama dünya nerede olursan ol hep aynı. Hiçbir yerin hiçbir yerden farkı yok. Sadece çürümüşlüğün adı değişiyor. Avrupa bir zevk batağındayken, Afrika sömürge, Amerika sanayileşmenin batağında.

Olayı kurgusunu anlattık ama hani mesele bunlar değil. Bunlarda önemli ancak yazarı bu derece büyük yapacak unsurlar değil. Onun asıl özelliği uslubunda. O cümle kurgularının canına okumuş, altını üstüne getirmiş. Yüklem nerede özne nerede belli değil. Günday’ın Kinyas ve Kayra’sını okuyanlar ne demek istediğimi daha rahat anlarlar. Üslup, cümle kurgusu birebir aynı. Yazar kelimeleri seçerken genelde sokak ağzı kullanmış. Çevirmenin de notuna göre 300 yıl önce kullanılan kelimelermiş bunlar. Fransa da da bu yüzden bu kadar tartışma yaratıyormuş. Dünya üzerindeyken bir çok mesele de çok karışık konuşmalar yapmış ancak bir o kadar da Fransızcayı zenginleştirmiş. Bende de bazı kelimelere sempati uyandırmadı değil hani. Özelikle ‘işte o kadar’ ile ‘bu böyledir’ kelime gruplarına.

Benden bu kadar. Biraz yorduk sizi. Celine baya uzun bir zaman diliminde yazmış, çevirmen iki yılda çevirmiş, biz de inceleyip okuyuverelim. Bu arada okuyuverelim dediysek o kadar da kolay değil, kendine güvenen gelsin.

Herkese selam olsun.. Sağlıcakla..
Ntv’ de yayınlanan programda Gecenin Sonuna Yolculuktan bahsediyordu böyle fark etmiştim kitabı. Kitabın başka bir özelliği ise yaklaşık 70 yıl sonra Türkçe’ ye kazandırılmasıydı. Gecenin Sonuna Yolculukta Birinci Dünya Savaşıyla başlıyor, Sömürge toplumu Afrika’ da devam ediyor , kısa bir süre Amerika’ da devam ediyor ve nihayet olayların başladığı Fransa’da bitiyor. Yazarın kendisini ve toplumu anlatmakta hiç çekinmeyen, cesur bir dili var. Okumak isteyen kitapseverlere tavsiye ediyorum ve birazda okumakta sabır diliyorum.
Yine bir inceleme yine bir giriş cümlesi sıkıntısı. Öncelikle ben bu kitabı inceleyemem daha doğrusu yazacak çok şey var ama yazamayacağımı düşünüyorum şimdiden. Çünkü gerçekten çok fazla konu ve detay var. Kısa kısa sizleri bilgilendirmek için elimden gelen, not aldığım yerleri sizlerle paylaşmayı deneyeceğim.

Öncelikle eser ile tanışmamın sebebi Hakan Günday – Kinyas ve Kayra kitabıdır. Kinyas ve Kayra’yı bu kitabı okuduktan sonra etkilenerek yazdığını belirtmiş. Bununla ilgili de bir röportaj da var linki de burada http://www.sabitfikir.com/elestiri/heil-celine buyurun.

Önceliği yazara vereceğim sonra kitap hakkında konuşmak istiyorum. Yazarın çok kitabı yok maalesef. Gerçi gerek de kalmamış diyebiliriz. Eser gerçekten çok sağlam. Vikipedia’ya bakarsak yazar ile ilgili şu bilgileri bulacaksınız.
Louis-Ferdinand Destouches veya kalem adıyla Louis-Ferdinand Céline (27 Mayıs 1894 - 1 Temmuz 1961), Fransız yazar ve doktor. Céline, yazarın büyükannesinin ismidir. Yeni yazı tarzı ile Fransız ve Dünya edebiyatını geliştirmiştir. 20. yüzyılın en etkili yazarlarından biri olarak kabul edilir.
Gecenin Sonuna Yolculuk adlı kitabı Le Monde 'un Yüzyılın 100 Kitabı listesi'nde de 6. sırada yer almıştır.
Bu eser yüzyılın yüz kitabı listesinde 6. Sırada yer almış. Benim pek de incelememe gerek yok aslında. Yeni yazı tarzı deniyor bu nedir diyebilirsiniz. Hemen açıklığa kavuşturayım. Küfür, belaltı ve daha doğrusu yeraltını edebiyatını kullanarak geliştiren bir yazar. Kitabın basım tarihi ise 1932.

Geçelim kitabın konusuyla ilgili cümlelere. Alıntısı bol kitabın da konusu da baya bol. 2 adet kağıt çıktı not aldığım. Giriş savaşla başlıyor. Savaş esnasında halkın yaşadıkları ve o milliyetçilik duygusu ile. Ama romanın kahramanı gel gelelim tam bir savaş karşıtı ve siz ne halt yiyorsunuz dercesine savaştan kaçıyor. Savaşın kötülüğü ve savaş esnasında yaşanılan zorlukları çok iyi betimlemiş. Her ne Fransayı kötülese de milliyetçi ve vatanseverlik duygularını çok iyi aşılamış. Kısacası bir savaşa gireceksiniz. O savaşta 1-2 sene yaşayıp tüm duyguları tadacaksınız. Bu savaş bölümü sadece bir bölüm bunu da belirteyim.
Kendi milliyeti Fransız olsada Fransızları yerin dibine kadar gömmüş. Yaşama isteği arzusuyla yanan bir karakter ama çok rahat, doğruyu sorguluyor, yalanı insanlara yakıştırıyor ve arkadan iş çevirmek nedir bunları bize anlatıyor. Ölümden büyük korku duyuyor.

Karamsarlık ve bununla ilgili felsefi cümleler ve konular oldukça etkileyici. Amerika o zaman da herkes için bir rüya sanırım ama yazar bir şekilde Amerika’ya ulaşıyor. Ve olaylar başlıyor. Antiamerikancı o kadar söylemler var ki çok iyi. Direk günümüze etki edecek cinsten. Sömürgecilik, insanları ezme, aşağılama ve kullanma… Bunlar ancak insana yakışır demesi. Çok sağlam…

Başka bir bölümü ise tamamen sex, kadınlar, kürtaj, doktorluk üzerine baya bir cümleler var. Sakın bu dediklerimi çok fazla gözünüzde büyümesin. Öyle bir çeviri ile karşılacaksınız ki kitap bittiğinde belkide çeviri değil; Türkçe bir kitap okuduğunuzu söyleyebilirsiniz. Abartmıyorum çünkü netten de araştırabilirsiniz. Harika, güncel bir dil. Tamamen modern küfürler, modern argo. Çevirmen Yiğit Bener’i de burada anmak sanırım bir borç. Sağlık demişken kahraman ilerleyen bölümlerde bir doktor olarak hayatına devam ediyor ve sağlıkla ilgili bir çok konuya da vakıf olacaksınız. Geçmişte ne gibi sıkıntılar çekilmiş bunlar bir bir göz önüne seriliyor.

Bir bölümde Henry Ford’dan bahsetmiş yazar. O bölümde insanları nasıl kullandıklarını, bazı insanların ezik olması gerektiğini anca bu şekilde insanlığın var olabileceğini söylüyor. Herkes zengin ve modern olursa işi kim yapacak demesi sanırım çok büyük bir tema. Yoksulluğu çok iyi anlatıyor. Birçok bölüm yoksullukla ilgili.

Yine farklı bir konuyu ele alırsak yaşlı bir teyzenin ölümü söz konusu olan. Ferdinand’ın arkadaşı Robinson tarafından öldürülmek istenen yaşlı kadının suikastleri ile yazılan bir bölüm var. Orada da arkanızdan işlerin çevirilmesi daha doğrusu en yakın arkadaşınız bunu yapmasıyla ilgili konu.

Kitabın en sonuna doğru ise kadınlar ve ölüm ile olaylar sonuçlanıyor. Kitabın ismine uygun Gecenin Sonuna doğru akşam üzerini geçmesiyle ilgili bir çok cümle atfedilmiş. Gecenin önemini okuduktan sonra biraz daha iyi anlayacaksınız. Aşk ile bitiyor kitap, kadınlar ile bitiyor kitap…

Eleştirdiğim yer ise sonunun her klasik gibi, her eser gibi kısa ve bir anda bitmesi. Neden hep böyle oluyor anlamıyorum. Bir çok yeri atladığıma eminim. Bunları yazabildim arkadaşlar. İnşallah verimli olmuştur sizler için. Kesinlikle zor bir kitap. İlk başlayanlar hemen sıkılabilirler. Bu da benim kişisel önerim. Sürçü lisan ettiysem affola. Kesinlikle tavsiyemdir. Beğendim. İyi okumalar….
Bu kitabın yazım tarihinin üzerinden yaklaşık 90 yıl geçmiş olmasına inanmak hayli güç... İnsanlar, şehirler, duygular, düşler, küfürler ve nihayet halet-i ruhiyemiz, Celine'in bıraktığı yerden, hiç bir değişime uğramadan aynen devam ediyor. Bu duyguyu hissetmek iyi mi kötü mü, ona siz karar verin... Bu romanın edebiyat dünyasında henüz hak ettiği karşılığı bulamamış olması, klasik deyince akla ilk gelen 5-10 kitabın arasında sayılmaması henüz ruhumuzun Celine'inki kadar canlı ve gelişmiş olmadığının açık bir göstergesi... Belki de insana dair her şeyi açık seçik anlatıp ortaya bıraktığı koca bir huzursuzluğun öcünü alıyoruz, bilemiyorum.
Bir hayatı, tüm içsel ve dışsal yaşanmışlığıyla, tek bir detay atlamadan, tersine her sayfasında daha fazla sorgulatan bir tarzda muhteşem bir üslupta 573 sayfaya sığdırabilmek, bana göre bir romancının gelebileceği en tepe nokta... Celine, Gecenin Sonuna çıktığı yolculuğun her adımında bizi de yanında götürüyor ve kendi hayatımıza ilaveten her birimize yeni ve farklı ikinci bir hayat daha hediye ediyor... Mutlaka okunması gereken, mümkünse dönüp dönüp hatırlanması gereken gerçek bir edebiyat ziyafeti...
Yeniden başlayabilmek icin cesaretten cok alcakliga gereksinim duyarsiniz diyor, Celine. Yeterince alçak hissediyordum. Bu kitabı 2. okuyuşum, bu dili anlayabilecek zulme uzaktan da olsa şahit oldum, gundem hepimizi aşagı cekti. 2 yılda çok şey değişti. Yine son sözden giriş yapacagim ama. yiğit bener in son sözü ağır, yağlı bir yemeğin üzerine içilen soda gibi. Kitap da ağır yemeklere benziyor zaten sindiremiyorsun altini cizerken kalemin ucu kayiyor ya da ellerin titriyor belki. Rahatsizlik veriyor. Hazımsızlık. Celine'i ben zaten hazmedemiyordum. hakan günday "senin için ölür ve öldürürüm" demişti. Kim bu herif dedim kim, ne yazmış olabilir. Gecenin sonuna yolculukmuş. Meh. Esasında gecenin içine alıyor. Bi sarkida "kötü adamlar geceyi bıçaklar" diyordu. Bardamu elinde bıçakla geziyor gibi gözümde canlanıyor. Zaten korkutmak istiyordu. Cesur ol diyordu kendine, gecenin sonuna ulasacakti.
Velhasıl burada güzellik yok, bu sayfalarda da o donemde de bu donemde de. İnsanlar ellerinde bicakla geziyor gibiler hem Bardö gibi geceleri degil, gündüzleri de. Alenen can yakılıyor. Birisi kitapta şöyle diyordu Bardamüye:
"Dünya çoktan ölmüs! Bizler yalnızca onun üzerindeki kurtçuklarız, o boktan koca cesedinin üzerindeki kurtlar, ha bire onun bagirsaklarini kemirip duruyoruz, hem de yalnızca zehirli yerlerini... Biz bir boka yaramayiz. Doğuştan çürümüşüz biz... İşte o kadar !" Bardö de bir yerde dünyanın bizle tasak geçmek için var olduğunu söylüyor ama hayir biz kendimizle ve dünyayla tasak geçmeye calisan kurtcuklariz. Şu kadarcık, diye yazmıştım son okuyuşumda.
Bu kitabı okumama vesile olan kişi: Hakan Günday. Kendisinin başucu kitabı olarak belirttiği kitap. Hakan Günday önerir de okunmaz mı:) Öncelikle şunu söylemeliyim ki bu kitabı okumak için kendinizi hazır hissetmelisiniz. Çünkü yavaş ilerleyen bir kitap. Sindire sindire okunması gereken bir kitap o yüzden araya sıkıştırmayın derim. Uzun uzun okuyun ve sindirin. Zaten sindirdikten sonra çok beğeneceğinize eminim. Umutlarda buluşmak dileğiyle:)
Mükemmel, tek kelimeyle mükemmel.. Merak duygunuz agir bassin, hayatinizi ortadan ikiye bölsün istiyorum. Birinci dünya savaşı ardından ikincisine çeyrek kala sözüm ona tam anlamıyla çıldıran insanlık... kan, et, ölüm, yoksulluk, hastalık, tuvalet ve pislik siziyor her yerden. Kaniniz cekiliyor. Anarsist misiniz, korkmayin. Kendinizi aniden bir ordunun icinde bulabilirsiniz. Toplu cinnetlerde birey olarak akilli kalmaniz pek mümkün değildir çünkü.
Bu kitabı Bir edebiyat programında Doğan Hızlan ile Semih Gümüş' ün tavsiyesi üzerine keşfettim. Okudum kitabı ve bayıldım kitaba. Çeviri deseniz muhteşem(ç:Yiğit Bener) ,o kadar sürükleyici ki sıkılmadan okuyacak ve uzun süre etkisinden çıkamayacak ve başucu kitabı yapacaksınız. Ayrıca Hakan Günday' ın da edebiyata başlamasına vesile olan kitap olması açısından da Hakan Günday severlerin de ayrıca keyif alacağı bir roman. Yeraltı Edebiyatı türünün en iyi örneklerinden kabul edilmesi de ayrı bir özellik tabiki :) Lafı fazla uzatmayım kitap tek kelime ile muhteşem.
İnsanların çoğu ancak son anda ölürler; kimileri ise yirmi yıl öncesinden, hatta daha bile erken başlarlar bu işe... Onlar işte dünyanın düşkünleridir...



ilginç kitaptı anlamadım çoksöz vardı 2kat ugraştım kitabı okumak için ama gerçekten güzel tanımlamalar vardı yerinde ayrıca çok kaba söz var bu beni kitabı okumamda galiba 3kat zorlamış oldu kabasöz davranış hoşlanmam çok sonunda bitmiş oldu ama yazdım gibi içinde bazı sözleri anlamlıydı iyiydi kitabı bitirdiysem bu sebepten neyse işte bitti...
Bu kitabı okumadan önce hazırlanın, toparlanın, (satırları çizenlerdenseniz bir kalem alın, ihtiyacınız olacak) çünkü siz de bir yolculuğa çıkacaksınız. Ferdinand sizi dört duvarınız arasından sürükleyerek çıkaracak ve içten içe hep sorduğunuz karanlık soruların cevaplarını yüzünüze çarpacak. Duymak istemediğiniz, duymaktan haz etmeyeceğiniz bir takım cevaplar. Bir Tutunamayanlar eseri. Yavaş yavaş ilerlemek gerek.

Savaş, yoksulluk, sömürgecilik, aşk, yaşam ve en çok da ölüm. Sırayla, bu yolculukta, en ağır şekilde yüzleşiyorsunuz bu kavramlarla. Sadece bu kavramlarla değil, her şeyle. Her şeye bir cevabı varmış yazarın da bu kitabı yazmış gibi. Ve yazar acımasızca, hiç çekinmeden anlatıyor bir bir insan denen çürümüş varlığın aşağılıklarını. Hem de büyük bir kayıtsızlıkla, bazen gülümseterek. Ama bilmemezlikten gelemezsiniz, göz yumamazsınız artık.

Okurken büyük bir karamsarlığa düşürüyor insanı; bitirince de boşluğa. Üzerinden geçen seksen dört seneye rağmen geçerliliğini koruyor. Büyük bir gözlem yeteneğinin ürünü bu kitap. Daha fazla boşboğazlık edecek değilim kitap hakkında çünkü bu kitabı ancak kendi cümleleri açıklayabilir. Bu kadar alıntının sebebi de budur. Ben, şimdi, okuduğum satırları bir daha okuyacağım ve sanırım bir daha okuyacağım. Kapatalım artık bu konuyu.

Yiğit Bener ise çeviri için büyük emek vermiş ve kitabın sonunda yer alan yazısı ise kitabı tamamlamıştır bence.

Teşekkür ederim Hakan Günday. Heil Céline!
"Mutsuz olduklarını söyleyen insanlara öyle hemencecik inanmayın. Hele önce bir sorun bakalım hâlâ uyuyabiliyorlar mı?... Yanıt evetse, her şey yolunda demektir. Bu da yeterlidir."
“ Gurur meselesi yapmanın âlemi yok, bir mucizenin içinden neyi aklında tutabiliyorsanız onu alıp götürebilirsiniz ancak. “
İnsan her şeyi aşmış olduğunu sanıyor ama sudan şeylere takılıyor. Fazla düş kuruyor. Sözcüklerin üzerinden kayıp geçiyor.
Daha önce en çok meraklısı olduğumuz şeylerden, günün birinde artık gitgide daha az söz eder oluveririz, ille de konuşmak gerektiğinde zorlanırız. Kısa keseriz... Vazgeçeriz... Otuz yıldır konuşup duruyoruzdur zaten... Haklı çıkmayı bile umursamamaya başlarız. Kendimizden iğreniriz...

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Gecenin Sonuna Yolculuk
Baskı tarihi:
Mart 2013
Sayfa sayısı:
573
ISBN:
9789750804199
Çeviri:
Yiğit Bener
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Yayımlanmasından tam yetmiş yıl sonra Türkçe'ye kazandırılan Gecenin Sonuna Yolculuk, edebiyat tarihinde bir dönüm noktası oluşturan, romanda konuşma dilini ve argoyu kullanarak devrim yaratmış bir başyapıt. Louis Ferdinand Céline'in, bugün hâlâ güncelliğini koruyan, insanı derinden etkileyen, içine çeken bu başyapıtı, "İşte böyle başladı" diyerek okuru Birinci Dünya Savaşı'ndan Afrika'daki Fransız sömürgelerine, oradan Amerika'ya, derken Paris'in varoşlarına ve gecenin sonuna kadar uzanan ürpertici bir yolculuğa çıkarıyor. Céline'in kullandığı dil, özellikle de konuşma dilini yazıya geçirme uğraşı, bugüne dek yapıtlarının Türkçe'ye çevrilmesinin önünde büyük bir engel ve dokunulmazlık yarattı. Yiğit Bener'in iki yılını vererek Türkçe'ye kazandırdığı bu eser, gerek çevirisiyle gerekse okurun yüzüne vurduğu gerçeklerle uzun süre konuşulacak...


I. Dünya Savaşı'nın ardından, ikincisine çeyrek kala. Kan kokuyor. Kan, yoksunluk, hastalık, ölüm, sıcak, tuvalet, yara et, yine de kahkaha... Biz, tam yetmiş yıl sonra, yeniden indiriyoruz Yolculuk'u kızağından. Adını hiçbir şeyle birlikte anmadan, karşılaştırmalar yapmadan. Bir biçem, bir dil, gecenin sonunda insanlığın en aşağı katmanlarıyla bir yüzleşme, bizi içeri, daha içeri çeken, boynumuza parmaklarını geçiren, ısıran, tüküren, hırlayan, ölesiye korkan ve korkutan.Yani yaşayan. Bir kıpırdanma başladı bile, parmaklarımızın ucunda, gözeneklerimizden içeri sızan bir şey var. Böyle bir yüzleşmeye katlanabilecek mi insan?

Tadımlık
Takdir edilmek ve saygı görmek için, yangından mal kaçırırcasına sivillerle iyi dost olmak zorunda kaldım, çünkü savaş ilerledikçe onlar, geride, gitgide daha adileşiyorlardı. Paris'e döndüğümde bu durumu hemen anladım, bunun yanı sıra, karılarının iyice kızıştığını, ihtiyarların çenelerinin düştüğünü, bir de ellerin sağda solda, onun bunun götünde, ceplerinde dolaştığını anladım. Geridekiler savaşanların mirasına konuyordu, şan şöhret ve buna kahramanca, acı çekmeden katlanmanın yolları çabucak öğrenilmişti. Kâh hastabakıcı, kâh acılı şehit anası kimliğindeki anneler artık koyu renk uzun başörtülerini takmadan, bir de belediye görevlisi aracılığıyla Bakan'ın onlara tam zamanında ulaştırdığı küçük diplomaları yanlarına almadan hiçbir yere gitmiyorlardı. Sonuçta, her şey bir şekilde düzene giriyordu. Özenle hazırlanmış cenaze törenleri sırasında da herkes pek üzgündü elbette, gelgelelim insan yine de konulacak mirası, yakın zamanda çıkılacak tatili, alımlı ve söylenene bakılacak olursa ateşli dulu düşünmeden de edemiyordu, hâlâ yaşamını sürdürmeyi de, inadına, uzunca bir süre, hatta belki asla gebermemecesineÉ Kim bilir? Cenazeyi izlerken, herkes sizi şapkasıyla göstere göstere selamlar. Hoş bir şeydir bu. Zaman artık terbiyeli davranma, saygıdeğer görünme, yüksek sesle gülmeme zamanıdır, yalnızca için için sevinebilirsiniz. Buna izin var. İçinden olursa her şey serbest. Savaş zamanında, asmakatta dans edileceğine, mahzenlerde dans ediliyordu. Savaşanlar buna daha rahat katlanıyorlardı, bu işi seviyorlardı. Gelir gelmez istedikleri buydu, kimse de bu tavırları kuşkulu bulmuyordu. Aslına bakılırsa kuşku uyandıran biricik şey kahramanlıktır. Kendi bedeniyle kahramanlık? Oldu olacak yem olarak oltanın ucuna takılan solucandan da kahramanlık yapmasını talep edin, ne de olsa o da bizim gibi pembe, soluk ve gevşek. Bana gelince, artık halimden şikâyetçi değildim. Hatta kazanmış olduğum askeri madalya, yaralanmam falan filan sayesinde özgürleşmekteydim bile denilebilir. Nekahet dönemindeyken getirmişlerdi bana madalyayı, hem de hastaneye kadar. Hemen o gün, tiyatroya, madalyamı sivillere göstermeye koştum, aralarda. Bayağı etkileyici oldu. Paris'te görülen ilk madalyalardı bunlar. Olay yaratmıştı! Hatta Opéra-Comique'in fuayesinde Amerika'dan gelen tatlı Lola'yla da bu vesileyle tanıştım, ar damarımın tamamen çatlamasını da ona borçluyum. Öyle bazı tarihler vardır ki, yaşamasaydım da olur diyeceğiniz aylar arasında öne çıkıverirler. Opéra-Comique'teki şu madalya gününün benim yaşantımdaki yerine gelince, belirleyici olmuştur. İşte onun yüzünden, Lola'nın yüzünden Amerika Birleşik Devletleri'ni bayağı merak eder oldum, ona bir çırpıda sorduğum ve doğru dürüst yanıt vermediği sorular yüzünden. İnsan kendini yolculuklara böylesine kaptırmayagörsün, ne zaman dönebiliyorsa o zaman, ne halde dönebiliyorsa da o halde dönerÉ Sözünü ettiğim dönemde herkes Paris'te kendi küçük üniformasına sahip olmak istiyordu. Üniformasız kalan bir tek tarafsızlarla casuslardı, onlar da zaten neredeyse aynı kişilerdi. Lola'nın da vardı kendi resmi üniforması, hem de gerçek, çok sevimli bir üniforma, kızıl haçlarla süslenmişti her tarafı, kol ağızları, dalgalı saçları üzerine hınzırca hep yan yatırarak yerleştirdiği minnacık polis beresi. Otel müdürüne sır verir gibi söylediğine bakılırsa, Fransa'yı kurtarmak için bize yardım etmeye gelmişti, tabii gücünün yettiği kadar, ama tüm yüreğiyle! Birbirimizi anlamakta hiç güçlük çekmedik, ne var ki tam olarak anladık da denemez, çünkü yürek gücüyle yapılan işler bana bayağı sevimsiz gelmeye başlamıştı. Beden marifetiyle yapılanları yeğliyordum, mesele bundan ibaret. Yürek gücünden olabildiğince uzak kalmakta yarar vardı, bunu bana iyi öğretmişlerdi, savaşta, hem de nasıl! Bu dersi unutmaya da hiç niyetim yoktu. Lola'nın yüreği yumuşacık, zayıf ve coşkuluydu. Vücuduysa pek tatlı, pek muhabbetliydi, haliyle ona olduğu gibi, yani tümüyle sahip olmam gerekmişti. Aslında iyi kızdı Lola, ancak aramıza savaş girmişti, insanlığın yarısını, muhabbet olsun olmasın, öbür yarısını mezbahaya yollamaya yönelten o rezil müthiş hınç. Öyle olunca, bu tür bir saplantı, kaçınılmaz olarak ilişkilerde sorun yaratıyordu. Nekahet dönemini olabildiğince uzatmaya kararlı olan ve çarpışmaların ateşli mezarlığındaki nöbet sırama dönmeye hiç niyeti olmayan bendenizin gözünde, katlimizin saçmalığı, kentte attığım her adımda daha da çarpıcı olarak belirginleşiyordu. Her tarafı inanılmaz boyutta bir hinoğluhinlik sarmıştı. Ancak bu kapandan kurtulma şansım yok denecek kadar azdı, yırtabilmek için gerekli ilişkilerin hiçbirine sahip değildim.

Kitabı okuyanlar 364 okur

  • Çağla Buldak
  • Sena
  • Ömer Canbekli
  • Duygu Ermy
  • Odessa
  • Zeynep Çakmak
  • BilgeSevgi
  • erdijrk
  • Kitap Odası
  • Eskici

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%5.6
14-17 Yaş
%1.7
18-24 Yaş
%18.3
25-34 Yaş
%39.4
35-44 Yaş
%23.9
45-54 Yaş
%7.2
55-64 Yaş
%0.6
65+ Yaş
%3.3

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%36.9
Erkek
%63.1

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%52 (103)
9
%22.7 (45)
8
%12.6 (25)
7
%4 (8)
6
%4 (8)
5
%1.5 (3)
4
%0.5 (1)
3
%1 (2)
2
%0
1
%1.5 (3)

Kitabın sıralamaları