Bir süredir dünya hızlanmıyor; katlanıyor.
Zaman, artık ileri doğru akan bir nehir değil, yukarıdan düşen bir çağlayan gibi. Aynı anda çok şey oluyor ve insan, aynı anda her yerde olamayacağını ilk kez bu kadar sert hissediyor. Kaygı dediğimiz şey tam da buradan doğuyor: belirsizlikten değil, seçenek bolluğundan.
Bize özgürlük diye sunulan şey, çoğu zaman ağır bir yük. Çünkü her seçenek, bir tercih olmanın ötesinde, terk edilen ihtimallerin mezarlığına dönüşüyor. Seçtiğin kadar, seçmediklerinin de hesabını veriyorsun kendine. Bu yüzden kararsızlık artıyor; kararsızlık kaygıya, kaygı da donakalma hâline evriliyor. İnsan “ex!” oluyor. Zihni duruyor. Beden alarm veriyor.
Ama bu bir zayıflık değil.
Bu, idrak eşiği.
Son beş yılda yaşananlar tek başına bir nesli sarsmaya yeterdi: pandemi, iklim krizi, savaşlar, göç, gerçekliğin bulanıklaşması, yapay zekânın düşünceyle temas etmesi… Hepsi üst üste geldi. İnsan beyni ise hâlâ avcı–toplayıcı ritmiyle çalışıyor; lineer değişime göre evrimleşmiş bir organla, üstel bir çağın içine fırlatıldık. O yüzden içimizde bir ses durmadan aynı cümleyi fısıldıyor: “Ne oluyor ya?”
Bu cümle deliliğin değil, uyanışın cümlesi.
Teknoloji burada suçlu değil. Suç, kolaylıkta da değil. İnsanlık tarih boyunca her kolaylıktan korktu: yazı hafızayı öldürür sandık, matbaa düşünceyi zayıflatır dedik, internet zihni dağıtacak diye endişelendik.
Her seferinde bazı beceriler kayboldu ama yeni zihinsel kaslar doğdu. Bugün fark yaratan şey, hızın acımasızlığı. Çünkü bu kez dönüşüm çok hızlı ve çok derin.
Asıl tehlike, teknolojinin varlığı değil; protezleşmesi. Yani düşünmenin, hatırlamanın, seçmenin yerine geçmesi. Eğer bir araç, insanın yerine düşünmeye başlarsa, insan körelmez; yerinden olur. Beyin tembelleşmez, ama uyur. Ve uyuyan bir zihin, bir gün