Azat Karakurt

Azat Karakurt
@Theflankes
Lisans
Ankara
245 okur puanı
Aralık 2015 tarihinde katıldı
Oyuncağın Gölgesinde (Yapay Zeka)
Bir süredir dünya hızlanmıyor; katlanıyor. Zaman, artık ileri doğru akan bir nehir değil, yukarıdan düşen bir çağlayan gibi. Aynı anda çok şey oluyor ve insan, aynı anda her yerde olamayacağını ilk kez bu kadar sert hissediyor. Kaygı dediğimiz şey tam da buradan doğuyor: belirsizlikten değil, seçenek bolluğundan. Bize özgürlük diye sunulan şey, çoğu zaman ağır bir yük. Çünkü her seçenek, bir tercih olmanın ötesinde, terk edilen ihtimallerin mezarlığına dönüşüyor. Seçtiğin kadar, seçmediklerinin de hesabını veriyorsun kendine. Bu yüzden kararsızlık artıyor; kararsızlık kaygıya, kaygı da donakalma hâline evriliyor. İnsan “ex!” oluyor. Zihni duruyor. Beden alarm veriyor. Ama bu bir zayıflık değil. Bu, idrak eşiği. Son beş yılda yaşananlar tek başına bir nesli sarsmaya yeterdi: pandemi, iklim krizi, savaşlar, göç, gerçekliğin bulanıklaşması, yapay zekânın düşünceyle temas etmesi… Hepsi üst üste geldi. İnsan beyni ise hâlâ avcı–toplayıcı ritmiyle çalışıyor; lineer değişime göre evrimleşmiş bir organla, üstel bir çağın içine fırlatıldık. O yüzden içimizde bir ses durmadan aynı cümleyi fısıldıyor: “Ne oluyor ya?” Bu cümle deliliğin değil, uyanışın cümlesi. Teknoloji burada suçlu değil. Suç, kolaylıkta da değil. İnsanlık tarih boyunca her kolaylıktan korktu: yazı hafızayı öldürür sandık, matbaa düşünceyi zayıflatır dedik, internet zihni dağıtacak diye endişelendik. Her seferinde bazı beceriler kayboldu ama yeni zihinsel kaslar doğdu. Bugün fark yaratan şey, hızın acımasızlığı. Çünkü bu kez dönüşüm çok hızlı ve çok derin. Asıl tehlike, teknolojinin varlığı değil; protezleşmesi. Yani düşünmenin, hatırlamanın, seçmenin yerine geçmesi. Eğer bir araç, insanın yerine düşünmeye başlarsa, insan körelmez; yerinden olur. Beyin tembelleşmez, ama uyur. Ve uyuyan bir zihin, bir gün
Felsefe ve Düşünce
Reklam
Sahte Olanın Gürültüsü!
Bakış genişledikçe tartışmada haksız aramak anlamsızlaşır; geriye sadece düşüncenin kendisi kalır. İnsan ilişkilerinin temelinde teknoloji yoktur, zaman yoktur, tesadüf yoktur; yalnızca güven mimarisi vardır. Tanımadan olmaz, tutarlılık olmadan olmaz, öz olmadan hiç olmaz. İnsan da ilişki de, kendi ağırlığını ancak bu iskeletle taşır. Geri kalan her şey sahte bir rol oyunudur — ve dünya, kendine ait olmayan hiçbir karakteri uzun süre taşımaz; eninde sonunda siler yüzeyinden. Ama biz insanlar, bu sahteliğe alıştık. Kendimizle ilgisi olmayan küçük rollere girdik; büyütmediğimiz, ama nedense kopamadığımız küçük gerçekliklere tutunduk. Kimimiz bir fikri, kimimiz bir ayrıntıyı, kimimiz ufacık bir alışkanlığı canı pahasına savundu. Sanki o küçük şey kırılırsa, biz de kırılacakmışız gibi. Oysa ben böyle bir dünyaya ait değilim. Küçük şeylerin dünyasına. Boşluklarını küçük bağlarla yamamaya çalışanların dünyasına. Ben ufaklığa büyüklük atfetmem; ancak büyük olan beni büyütebilir. Bu yüzden herkesle bağ kurmam — kurduğum bağın bana benzemesi gerekir. Gerekirse yalnız kalırım, yine de sahte olanla yan yana durmam. Az ama gerçek olan, çok ama çürük olandan her zaman daha ağır basar. Ve belki de en yorucu olan, insanların ufacık şeyleri evrenin merkezi gibi savunmalarıdır. Bir ayrıntıya kimlik bağlamaları, önemsiz bir fikri hayat memat meselesi yapmaları… Bunun altında boşluğu görmemeleri değil; görmeyi göze almamaları yatar. Çünkü özle yüzleşmek cesaret ister; kaçmak ise yalnızca hız. Ve ben, insanların o kaçış hızına yetişemem artık. Tutunmak istedikleri şey ne kadar küçükse, bağırışları o kadar büyüyor;
Felsefe ve Düşünce
İNSANLIK YANSIMASI | SQUID GAME
Ben Neden Bu Kadar Sahiplendim? “Mavi hap mı, kırmızı hap mı?” Bu soruyu ilk kim sorduysa, insanın kendi üstüne kapanan labirentini iyi biliyordu. Çünkü insan, seçenekleri olduğu için değil; seçeneksiz kaldığında gerçek olur. Squid Game’in bu kadar sevilmesinin nedeni de burada: Dizi bir kurgu değil—insanın maskesini makasla kesip atan bir gerçeklik provası. Benim için de öyleydi. Çünkü ben ne zaman bir yapıta bağlanırsam, büyüsüne değil, altında gizlenen çıplak gerçeğe bağlanırım. Gerçek şu: İnsanlara güvenmezsin. Onlara yaslanacak başka bir yerin kalmadığı için mecburen güvenirsin. Dizideki her karakter, ilk bölümde bambaşkadır; son bölümde tanımadığını fark ettiğin bir ucubeye dönüşür. Çünkü insan aslında hep böyleydi—sen onu kendi kafandaki role göre görüyordun sadece. Zeka ve güç… Dizi bize bunların dünyayı yöneten iki tanrı olduğunu söylermiş gibi. Ama ikisini yan yana koyduğunda ne olur? İnsanlık mı çıkar ortaya, yoksa insanlık olmadan bu iki tanrının altında ezilen bir hiçlik mi? Cevap basittir: Zeka ve güç değerlidir, ama onları taşıyacak omurga yoksa—insanı hayvana çevirirler. Biz dediğimiz şey, aslında bin yılların tortusudur; dil, kültür, ahlak… Hepsi ince bir kabuktur. Kabuk soyulduğunda geriye ne kaldığını görmek istemeyiz çünkü hoşumuza gitmez: Kestirilemez bir yaratık. İnsan budur. Toplum bunu delilik diye yaftalar çünkü başka türlü kontrol edemez.
Felsefe ve Düşünce
Kırmızı hap mı, mavi hap mı?
Her şeyin bir sona bağlandığını düşünmek ne kadar da zavallıca. İnsan, kendi uydurduğu bir masalı “kaçınılmaz gerçek” diye pazarlıyor — üstelik buna kendisi bile inanmıyor. Sonu reddedenler kulak kabartıyor, çünkü umut dilenmek onlara özgü. Sonu istemeyenler kulak tıkıyor, çünkü korkaklığın sesi her zaman daha kalabalıktır. Anlayanlar ise susuyor; çünkü insanı en çok utandıran şey hakikati fark etmek değil, onunla yaşamaya mecbur kalmaktır. Geçmiş? Bir hayalet. Gelecek? Bir halüsinasyon, bir illüzyon. Ve insan, bu iki hayaletin arasında kımıldamadan durup kendine “yaşıyorum” diyor. Gerçekten kaçmak için geliştirilmiş bir hayal makinesidir insan. Madem dünya bir illüzyon, o zaman kendi gerçeğini de kendin uydurursun. Zaten başka ne becerebildin ki bugüne kadar? Acı mı koydun içine, umut mu, teselli kırıntıları mı — hepsi aynı şey. Hepsi insanın kendi acziyetini süsleme biçiminden ibaret. Hayatın anlamı mı? Ah, şu soruyu duyunca bile tiksiniyorum. İnsan anlamsızlığı bile anlamlandırmadan duramayan, boşluk görse içine ip atıp ölçmeye çalışan bir mahlûk. Kendi cehennemini kurar, sonra da ateşin sıcaklığından şikâyet eder. İnanmak… işte insanın en gülünç yanı. Korkar, o yüzden inanır; inanır, o yüzden kendini bir şey sanır. Sonunda da uğruna kendi türünü boğazlayacak kadar ileri gider. Ne müthiş bir başarı ama değil mi?
Felsefe ve Düşünce
GECE YARISI KAPIMA KERTENKELE BIRAKAN GİZEMLİ YARATIK
Gecenin köründe, uykuyla uyanıklığın asılı kaldığı o boşlukta, kapımın önünden ince bir miyavlama yükseldi. Zaten saatlerdir hiçbir şeye ait hissetmeyen gözlerimle telefona bakıyordum. Parmaklarım haberleri kaydırıyor, ama aklım hiçbir yere inmiyordu. Ses tekrar geldi. Mecburen kapıya yöneldim. Kapıyı açar açmaz sarı bir gölge devrildi ayak ucuma: Sarı Dişi. Ofisin önünden tanıdığım, bazen var olan bazen yokmuş gibi duran, kendi kurallarına göre yaşayıp giden o sarı mahluk. Bir şey taşıyordu ağzında. Kuyruğu kopmuş, hâlâ canlı, kıvranan bir kertenkele. Kapımın girişine bıraktı. Başını kaldırıp bana baktı. Sanki diyordu ki: “Senin için avlandım, iki bacaklı. Al, bu benim teşekkürüm.” Durdum. Bir insanın bütün zekâsıyla durdum. Çünkü zekâ bazen hiçbir işe yaramaz. Karşında senden beklentisi olmayan bir canlı duruyorken özellikle. Ben kertenkele yiyemem ki… Ama bu cümleyi ona nasıl anlatabilirdim? Kertenkeleyi içeri alsam hediyeyi kabul etmiş olurdum. Almasam, onu reddetmiş.
Felsefe ve Düşünce