İhyâ sâdece akla hitâb etmez, aynı zamanda kalbe de hitâb eder. İhyâ'da samîmiyet ve ihlâs esastır. Kimsenin hatırına gönlüne bakılmamış ve bütün yanlışlıklar, riyakârlıklar, ahlâk zaafları, dîne aykırı bozukluklar açıkça tenkîd edilmiştir. İnsanlar bâzı kitapları okurlar, fakat onlardaki bilgiler ruhlarına, kalplerine inmez, kendilerini tesir altında bırakmaz; İhyâ öyle değildir. İhyâ insanı derin bir şekilde tesir altında bırakır; bâzen düşündürür, bâzen tüyleri ürpertir, bâzen ağlatır, bâzen ümitlendirir, bâzen korkutur, bâzen teşvik eder, bâzen el çektirir. İhyâ, sanki canlı bir kitaptır. İşte bu devirde bize en fazla lüzûmlu olan da böyle kitaplardır. Zîra devrimizin Müslüman'ı titremek, kendine gelmek, uyanmak, canlanmak, davranmak, hâlini ıslah etmek zorundadır. Ortada kuru bilgi vardır. Fakat bu bilgileri satırlardan sadırlara, hâfızalardan kalplere, nazariyâttan hayata indirmek lâzımdır.
Senede ancak bir kere Allah diyen siyâset adamlarına alkıştan çelenk örenler, öte yanda ufak bir hatâsını gördükleri dindar Müslüman kardeşlerini yerden yere vuruyorlar. Meşrep, meslek, mektep, üstâd ve metod ayrılıkları yüzünden düşmanlar gibi birbirlerine husûmet yıldırımları yağdıran bâzı İslâmî hizip, hareket ve cereyanlar var. Binlerce esefler olsun ki, onlar küfür kuvvetlerine karşı aynı şiddetle hareket etmiyorlar. Bu hâl ne kadar elem vericidir.
Tasavvuf sadece kal (söz) değil; sözlerin, nazarî bilgilerin ötesinde bir "hal" âlemidir. Öyle haller ki, yaşanılmadıkça, tadılmadıkça, hissedilmedikçe kuru laflarla anlaşılmaz, anlatılmaz.