Mezarlığa kaçtım çünkü beni seven herkesi bu toprağın altına yatırdım.
“Bazen ben de bütün bunları benim uydurduğumu düşünüyorum. Bazen çığlıklarını duyduğum o boş duvarların arasında o kadar uzun kaldığımı ve sonunda benim de o buz gibi betonların arasına karıştığımı. Bazen de kütüphanenin huzur veren kayın renginin arasında, kitapların içinde aklımı kaçırdığımı… Öylesi daha uygun olmaz mıydı, Aşeka için? Bir sarmaşık gibi sızdım hayatlarınıza ve hepinizin teker teker eceli oldum.”
Savaşmanın, aslında çoktan kaybetmek olduğunu öğrenmiştim. En çok bir savaşı kazandığı zaman kaybediyordu çünkü insan, son raddeye gelene kadar elini kana bulamıyordu. İnsan, yeterince kayıp vermeden bir savaş başlatmıyordu. Çünkü asıl savaş kaybedecek bir şeyin olmadığı için canını da ortaya koyup başlatıyordun o muharebeyi.
Ve tam o anda öğrenmiştim. Ayağımdaki çizmelerin iplerine basıp yüzüstü toprak yolda savrulurken ve bir kez daha gecenin ortasında yuvarlanırken kendimden çok uzaklarda, mutlu son diye bir şey olmadığını kabullenmiştim; eğer bir yerde mutlu son varsa iyi olan bir şey yoktu.
Bir insan ne kadar dibe batabilirdi bilmiyordum. Ben en dibe kadar düşmüş şimdi de orayı kazıyor ve yıkıntılarının içinde kayboluyor gibi hissediyordum.