Şevval sak

Şevval sak
@Tigerr
1 okur puanı
Ocak 2025 tarihinde katıldı
İncir ağaçları çiçek açınca
‎Hani sen incir ağaçları çiçek açınca ‎sevmeyi vazgeçip gidecektin… ‎Söylesene, ‎incir ağaçları çiçek mi açtı? ‎Bu soru, bir cevap beklemek için sorulmadı hiç. ‎Bu soru, içimde zamanla derinleşen bir boşluğun ağzıydı. ‎Soruyu her tekrarladığımda, sesim değil; ‎içimdeki bekleyiş konuştu. ‎Ben seni beklerken, günleri saymadım. ‎Gün saymak, gidecek olana yakışırdı. ‎Ben kalanlardan oldum. ‎Kalanlar zamanı ölçmez; ‎zaman onların içinden geçer. ‎İncir ağaçları oradaydı. ‎Her zamanki gibi suskun. ‎Ne vaat eder gibi, ne inkâr eder gibi. ‎Sadece duruyorlardı. ‎Ben onlara bakarken, aslında kendime bakıyordum: ‎Ne kadar sabırlı, ‎ne kadar sessiz, ‎ne kadar vazgeçmeye yakın olduğuma… ‎Çünkü sen o cümleyi kurduğunda ‎bir şart koymadın sadece. ‎Bir kader bıraktın avuçlarıma. ‎“Olmayacak bir şey olursa” dedin. ‎Ve ben, olmayacak bir şeyin ‎olmasını bekleyen insan oldum. ‎İnsan böyle böyle eksiliyor işte. ‎Bir mucize beklerken, ‎kendinden vazgeçerek.
Reklam
Keşkeler ağacı
Keşkeler Ağacı, insanın en savunmasız yerinde büyür. Kimsenin görmediği, kimsenin dokunmadığı bir yerde… Oraya ne bilerek gidilir ne de isteyerek kalınır. İnsan sadece bir gün, yorgun bir anında başını yaslayacak bir şey ararken kendini onun altında bulur. Bu ağaç büyük başlamaz. İlk başta incecik bir filizdir. Bir anlık pişmanlıkla sulanır. “Keşke biraz daha dayansaydım.” “Keşke o gün susmasaydım.” “Keşke beni gerçekten anlasaydı…” İnsan bunları söylerken kalbinin bu kadar ciddiye aldığını bilmez. Oysa kalp, söylenmeyen her şeyi saklar. Ve Keşkeler Ağacı, en çok saklanan şeylerle beslenir. Bu ağacın kökleri can yakar. Toprağın altından ilerlerken insanın içinden geçer. Çocukluğa dokunur, ilk kırılmaya, ilk yalnız hissettiğin ana… Kendinden vazgeçtiğin yerlere. “Böyle olmasam sevilmem” dediğin anlara. Kökler orada tutunur. Gövdesi eğridir Keşkeler Ağacı’nın. Çünkü onu doğrultacak kadar cesur olunmamıştır hiç. Ama dayanıklıdır. İnsan kaç kez “artık düşünmeyeceğim” dese de, yine ayakta kalır. Çünkü bu ağaç, unutulmakla değil, hatırlanmakla güçlenir. Dalları kalbe benzer. Her dal başka bir ihtimali taşır. Olabilirdi denilen hayatları. Başka bir kelimeyle kurtulabilecek ilişkileri. Bir adım daha atılsa değişecek kaderleri… Dallara baktıkça insanın içi burkulur. Çünkü hepsi tanıdıktır ama hiçbiri gerçek değildir. Bu ağacın altında en çok sessizce ağlanır. Kimseye anlatılamayan şeyler burada dökülür. “Ben elimden geleni yaptım” cümlesi burada söylenir mesela. Ama içten içe, “yetmedi” hissi de burada büyür.
Söylenmeyen Baba sevgisi
Bazı babalar vardır;yanındadır ama uzaktır. Aynı evde nefes alınır, aynı sofraya oturulur ama kelimeler hiçbir zaman tam yerine ulaşmaz. Kimse bunu dışardan fark etmez. Çünkü eksik olan şey kavga değildir, bağırış değildir. Eksik olan, dokunamayan bir yakınlıktır. Çocukken baba güçlüdür. Her şeyi bilen, her şeyi çözen biri gibi durur. Ama zamanla anlaşılan başka bir şey olur:güçlü görünenin de sustukları vardır. Söylenmeyen sevgiler, gösterilmeyen şefkatler... Babalar susar, çocuk anlamaya çalışır. Anlayamadıkça içine atar. Bazı cümleler hiç kurulmaz. "Nasılsın" Sorusu sorulmaz mesela. Başarılar fark edilir ama duygular edilmez. Hata yapıldığında sessizlik ağırlaşır, doğrular yapıldığında sessizlik yine yerindedir. İnsan neye sevineceğini, neye üzüleceğini bile karıştırır. Çünkü onay da eksiklikde aynı Suskunlukta verilir. Kimse bilmez bunu. Dışardan bakıldığında her şey normaldir. Baba vardır, ev vardır, düzen vardır, ama içte bir boşluk dolaşır. İnsan büyüdükçe, babayla arasındaki o görünmez mesafeyi fark eder. Ne tamamen kopuktur ne de gerçekten yakındır. Arada bir yerde durur. En zor olan da şudur: babayı suçlayamazsın. Çünkü onun da sevme şekli budur belki. O da kendi babasından böyle görmüştür . O da duygularını içine gömmeyi öğrenmiştir. Ama bunu bilmek, eksik olan şeyi tamamlamaz. Sadece sessizce kabullenmeyi öğretir. Yıllar geçer. İnsan artık bazı şeyleri babadan beklemez. Kendi kendine öğrenir güçlü olmayı, kendi kendine teselli etmeyi. Ama içte bir çocuk hala durur;bir gün sorulacak bir hal, bir gün söylenecek bir "aferin" Bekleyen... Ve bu kimsenin bilmediği bir gerçektir. Bazı yaralar yokluktan değil, var olup dokunamamaktan oluşur. Baba yanındadır ama kalbine ulaşamamıştır. İşte bu mesafe, en sessiz ve en derin izlerden birini bırakır....🫶
Kimseye söylenmeyen gitme hali
Bazı gidişler valizle olmaz. Ne bilet alınır nede yol sorulur. İnsan aynı yerde kalır ama içinden bir şey yavaş yavaş uzaklaşır. Kimsenin fark etmediği bu gitme hali, en sessiz vedalardan biridir. Kimse bilmez ama bazı insanlar kalabalıkların içinde gitmeye başlar. Konuşur, güler, alışılmış düzeni sürdürür ama içte bir mesafe oluşur. Eskiden dokunan şeyler daha az dokunur. İnsan, fark edilmeyen bağlarını gevşetir. Bu gitmek ani değildir. Bir kırgınlıkla başlamaz, tek bir cümle ile de bitmez. Küçük hayal kırıklıkları, üst üste gelen yorgunluklar, anlaşılmadığını hissettiren anlar... Hepsi birikir ve insan içten içe bulunduğu yerden çekilir. En bilinmeyen taraf şudur: bu gidiş bir kaçış değildir. Daha çok, kendini koruma biçimidir. İnsan kalmaya devam ederse kendinden eksileceğini anladığı anda, sessizce gitmeyi seçer. Bunu kimseye açiklamaz;Çünkü anlatmak zorunda kalmak istemez. Dişardan bakıldığında her şey aynı görünür. İnsan hala oradadır, görevlerini yapar,Sorumluluklarını yerine getirir ama içte, artık ait olmadığı bir yerde durduğunu bilir. Ve bu bilmek, insanı yavaşça uzaklaştırır. Ve kimsenin bilmediği gerçek şudur: bazı insanlar kapıyı çarparak gitmez. Sessizce, iz bırakmadan gider. Geriye sadece değişmiş bir hal kalır. Ve en geç fark edilen gidişler, en çoktan bitmiş olanlardır
Sevdanın Rengi
Sevdanın rengi sorulduğunda insanlar hep tek bir cevap arar. Sanki sevda, bir kutunun içinden seçilen sabit bir boya gibiymiş gibi. Oysa sevda, insanın ruhuna değdiği anda akmaya başlar. Durmaz. Sabitleşmez. Her dokunuşta başka bir tona bürünür. İlk zamanlarda sevdanın rengi parlaktır. İnsan bu parlaklığa bakarken gözlerini kısmak zorunda kalır. Kalp hızlı atar, zaman hızlı geçer. Gelecek, sanki hemen köşededir. Bu renkte sevda, insana cesaret verir. Söylenmeyen sözler kolayca dökülür, korkular sessizleşir. Her şey mümkün görünür. Sonra sevdanın rengi yavaş yavaş derinleşir. Parlaklık azalır ama anlam çoğalır. Bu evrede sevda, yan yana durabilmektir. Her anı doldurmak zorunda olmamaktır. Sessizlik korkutmaz, aksine tanıdık gelir. İnsan, bu rengi “kalıcı” sanır. Ama zaman, her sevdaya dokunur. Bir noktada sevdanın rengi sarıya döner. Sonbahar sarısıdır bu. Neşeyle hüznün aynı anda var olduğu bir ton. Gülüşler hâlâ vardır ama eskisi kadar uzun sürmez. Sorular artar, cevaplar kısalır. Bu renkte sevda, insana fark ettirmeden yorar. Kalmakla gitmek arasında bir yerde durur.
Reklam