* Az sonra elinde ibrik ve havlu ile Valide Sultan girdi içeri. Hizmetkârlar getirecekken ellerinden almış ve Hüdâyî gibi bir gönül sultanına hizmet etmeyi kendine bir lütuf bilmişti. Hem biraz da merak etmişti herkesin hürmetle andığı, cihan sultanı oğlunun hocam dediği Hüdâyî’yi. Yüzü yaşmaklı hâlde girdi içeri. Sultan Ahmed ibriği aldı validesinin elinden ve abdest için bekleyen Hüdâyî’nin ellerine dökmeye başladı. Hüdâyî aşk ile abdest alıyor, tenine değdikçe sanki su yanıyordu.
Abdest bitmişti ve Valide Sultan ardında durduğu Hüdâyî’ye uzattı havluyu. Lakin içinde bir merak vardı ve kendi kendine; “Şeyh hazretleri bir keramet gösterse de görsem” diye geçiriyordu içinden.
Başını ardını hiç çevirmeden konuşmaya başladı Hüdâyî. Biraz kendine gelmiş, abdest ile ferahlamıştı;
“Ne tuhaf Sultanım” dedi Sultan Ahmed’in yüzüne bakarak “Ne tuhaf! Bazıları bizden keramet beklerler de gördüklerini fark etmezler. Zira cihanın sultanı abdest suyumuzu döküyor, validesi havlu tutuyor bize.”
* “Haydi, Sultanım” dedi Hüdâyî “Binin atınıza da dergâha gidelim” dedi.
“Olur” dedi Sultan Ahmed ve atına doğru birkaç adım atmıştı ki çakılmış gibi durdu yerinde. Tekrar döndü Hüdâyî’ye. “Efendim” dedi “Siz yaya giderken ben nasıl ata bineyim? Siz buyurun binin ata da ben önünüzde yaya yürüyeyim.”
Olur demesini ne çok isterdim Hüdâyî’nin lakin biliyordum ki olmaz diyecekti. Böyle bir şeyi kabul etmezdi o. Tevazu denen gömleğini giydiği günden beri bir kez olsun çıkarmamıştı boynundan. Ve tam “Hayır” diyecekti ki sustu birden. Aklına hocası Üftâde geliverdi. Son anında bir dua etmişti ona. Hatırına düşüverdi o dua “Evladım” demişti Üftâde “Ben senden razıyım. Sultanlar atının önünde yürüsün.”
Hiçbir şey demeden ata doğru yürüdü Hüdâyî. Binecek miydi gerçekten? Binecekti. Gitti ve bindi atın üzerine. Sultan Ahmed atın önü sıra yürüyor ve Hüdâyî atın üstünde gidiyordu. Allah kendine köle olanı sultanlara sultan ediyordu ve Sultan Ahmed kibir perdesini yırtmış tevazu denen sırrı öğreniyordu.
Birkaç on adım gittikten sonra attan geri indi Hüdâyî. Gören herkes onun böyle atın üzerinde gittiğine ve Sultanın onun atını çektiğine şaşmıştı. Lakin iniyordu şimdi attan. Sultan Ahmed ne denli ısrar ettiyse de dinlemedi; indi. Bir kez daga söyledi Sultan;
“Efendim” dedi “İnmeyin.”
“Sultanım” dedi Hüdâyî “Ben bu ata binmezdim de sırf hocam Üftâde’nin duası yerine gelmiş olsun diye bindim” dedi ve yürüdü…
* “Ölmez evladım” dedi. “Nefs dediğin ölmez. Sen onu masum sanırsın. İçinden gelen seslerin kendinin sanırsın. Lakin nefsin sesidir onlar. Ne edersen et ölmez o. Öldü dediğin anda, sen öyle zannettiğin anda tekrar yapışır sana. Sen ölene kadar o asla ölmez.”
* “Kadı Efendi” dedi. Durdu bir an. Acır gibi baktı ona. Söylemek ile söylememek arası bir hâldeydi. Ama yine de söyledi. “Allah’a karşı gelen şeytanın her şeyi yapabileceğine inanıyorsun da bir Allah dostunun Allah’ın izniyle edebilecekleri neden inanmıyorsun?” dedi ve hiçbir şey demeden döndü ardına çıktı gitti.