İçimde farklı iki kişi yaşıyor gibiydi: Bunlardan ilki, hayatın iğrençliklerini fazlasıyla tanımış, gündelik hayatın korkunçluğunun bilgisine ererek bunun altında ezilmişti; bu yüzden de hayata, insanlara güvensiz, kuşkulu, biraz çekingen, ürkekti; başkalarına ve o arada kendine karşı yetersiz bir merhamet içindeydi. İnsanlardan olabildiğince uzak, olabildiğince az insanlı, ıssız bir yaşam...
İçimdeki öteki kişiyse; bilge kitapların ruhuyla kutsanmış, inanılmaz korkunçluklarla dolu gündelik hayatın muzaffer gücünü gözlemleyen ve bu gücün nasıl kolayca kendisinin de kellesini koparıp alabileceğini, yüreğini çamurlu topukları ile ezilebileceğini hisseden, bu yüzden hep gergin, ama dişlerini sıkıp hayata karşı mevzisini de almış, her an her kavgaya girmeye hazır biriydi.
İnsanların kararsız, tutarsız halleri şiddetle dikkatimi çekiyor, onların hokkabaz gibi bir durumdan başka bir duruma geçiverişlerinden dehşetli etkileniyordum. İnsanlara duyduğum canlı ilgiyi, sevgiyi yavaş yavaş yok eden bu anlaşılmaz geçişler beni artık bıktırmış, şaşırtmaz olmuştu.
Hayat, büyük bir inatla ve inanılmaz bir kabalıkla ruhumun en güzel harflerini silip onların yerine alay eder gibi son derece saçma, gereksiz, bayağı birtakım şeyler yerleştiriyordu.
Düşünce ve duyguları önyargı ve dogmaların o alabildiğine dar ve ağır kılıfına öylesine alışmıştı ki, kanatları yolunmuş ve sakat bırakılmış olmalarına karşın rahat rahat yaşayıp gidiyorlardı.