Malerman'ın ilk kitabı olan Kafes sitemizde değişik eleştiri ve beğenilerle karşılanmıştı. Kendi adıma, son derece irkiltici, ilginç, ve okuduğum en tüyler ürpertici kitaptı Kafes; çünkü yazar hikâyesinin temel korku veya gerilim ögesini bilinmeyen, kimsenin görmediği ama hissettiği bir varlık üzerine kuruyordu. Ne veya kim olduğunu anlayamadığımız ama gerilim ve korku hissini sürekli hissettiğimiz için kitap amaçladığı şeyi gerçekleştirmiş oluyordu.
Malerman'ın ikinci eseri yine görememek, anlayamamak ve bilememek üzerine. Yeni sevgili olmuş gencecik iki insanın göl gezisi gölün dibinde bir ev olduğunu keşfetmeleriyle seyir değiştiriyor. Gölün dibindeki iki katlı ev onlar için bir tutkuya dönüşüyor. Defalarca göle dalarak eve gidiyor, orada bir şeylerin varlığını hissediyor ama göremiyorlar.
Kitap baştan sona iki karakter ve ev üzerine kurulmuş. Yazar gerilimi ağır ağır yükseltirken, asla Kafes'teki gibi bir gerilim yaratma veya korku hissi oluşturma amacı gütmüyor. Onunkisi daha çok hayatlarında ilk kez aşkı bulan gencecik insanların buldukları ve yaşamaya başladıkları bu çok güzel duyguları gölün altında iki katlı, son derece gizem dolu bir ev metaforuyla gizemli, sırlarla dolu, merak uyandıran bir keşif dünyasına dönüştürmek. Aşka bir güzelleme, bir övgü eseri bu; ergenliğe, hayata yeni adım atmaya, hayatı ve dünyayı aşkla tanımaya başlamaya duyulan sevgi ve özlemle yazılmış, insanın tecrübe dünyasındaki ilk ciddi adımlarına duyulan anlayış duygusuyla yaratılmış güzel bir eser. O yüzden, belki, gerilim ve korku hissi yerine, yazar gizemli bir hikâye aracılığıyla bizlerden o yıllarımıza, o hislere, o tecrübesizliğin içerisinde kaynayan hayat damarına selam göndermemizi istiyor... tabii bu, benim gibi, orta yaş merdivenlerini oflaya poflaya çıkanlar için geçerli