Kaçıyordu. Sadece Engizisyon'un adamlarından, onu tanıyıp gammazlamakta bir an bile tereddüt etmeyecek insanlardan ya da nefesini ensesinde hissettigi bir lanet hikayesinden değil, kendinden ve vicdanından da kaçıyordu. Yapabileceği tek şeyin, sürekli arkasını kolaçan edip gölgesinden dahi şüphelenerek kaçmak, ilanihaye kaçmak olduğuna inanıyordu. Bir bakıma, varmakla gitmek arasındaki o incecik çizgiyi genç yaşta ayırt etmiş ve her zaman, varmaktan değil de, gitmekten yana olmuştu. Ne var ki kaçmak, varmaktan da gitmekten de farklıydı. Gitmek başı sonu olmayan, menzili meçhul bir seyr-ü sefer; varmaksa güzergâhı önceden çizilmiş, hedefi malum bir tırmanıştı. Gitmekte aslolan dere tepe taban tepip durmaksızın hareket ederek rüzgarı hissetmek; varmakta aslolansa, o tepeye ulaştıktan sonra durup rüzgarı elde etmekti. Gitmek hafızası kudretli ve inatçı olanların, varmaksa hayal gücü engin ve obur olanların işiydi. Gitmek kadere diş bileyenlerin, varmaksa kadere inanmayanların tercihiydi. Birinin kökleri geçmişte, haritası çok merkezli; ötekininse kolları gelecekte, haritası tek merkezliydi. Bu sebepten, birinde ağır basan dişilik, ötekinde erkeklikti. Kaçmaya gelince o bambaşkaydı. Kaçmak, sürekli hareket halinde olmasıyla gitmeyi ve gizliden gizliye barındırdırdığı bir başka, bir öte mekân arzusuyla da varmayı çağrıştırıyordu. Velhasıl kaçmak, hem gitmeye hem de varmaya, ne gitmeye ne de varmaya benziyordu. Miguel Pereira kaçıyordu. Her firarinin üzerine titreyip, avuçlarında yaşattığı o başka yere, öte mekâna bir de isim bulmuştu: aynalar şehri!