... Ben zannediyordum ki, ömürlerimizin teknesini istediğimiz sahile çekmek için yalnız onun dümenini ele almak kafidir... Anlıyorum ki, değilmiş... Yollar görünmez kayalarla doluymuş... Onlara çarpmamak lazımmış... Daha fenası gizli akıntılar varmış ki, insan onlara kapıldığı zaman yolun değiştiğini, gittikçe uzaklaştığını farkedemezmiş... Ta kendisini başka sahillere düşmüş görünceye kadar...
Odamda kırık mermerli yuvarlak bir kahve masası var. Üstündeki ekmek kırıntıları biraz evvel büyük bir gönül rahatlığıyla yediğim kendi ekmeğimin kırıntılarını temizledim. Dirseklerim bu masanın kenarına dayalı, başım avuçlarımın içinde, önümdeki teneke petrol lambasının hafif ışığına bakarak düşünüyorum:
Diploma aldığım güne, en büyük ve en güzel günüm demiştim; yanılmışım. Ben, asıl bugün dünyaya geldim. Bugünden itibaren insan olarak yaşamaya başlıyorum. Şimdiye kadar aciz bir çocuktum. Talihim, başkalarının elindeydi. Beni başkalarının merhameti, inayeti, yahut keyif ve hevesi idare ediyordu. Halbuki bugünden itibaren irademe sahip oluyorum. İyi, yahut fena, mesut veya bedbath olmak hep kendi elimde.
... En ziyade yüreğimi yakan nedir bilir misiniz?... Bunların içinde haşin bir ahlakçı olan Zehra'nın yanlış anladığı çocuklar da var... Öyle çocuklar ki mesela ince, oynak bir zekaya malik... Hali vakti yerinde bir ailenin sevilmiş çocukları olsalardı buluşlarıyla, zarafetleriyle pırıl pırıl parlayacaklardı. Fakat fakir yahut düşkün bir aile içinde yetiştikleri için bu zeka, başka yollara dökülmüş... Bir ekmek parçası, ufak bir süs için, yahut sadece haksız dayaklardan ve zulümlerden korunmak için hırsızlığa, dolandırıcılığa, yalancılığa çevrilmiş...