Bildiğim kadarıyla hiçbir akademide bir kazmacının, ekin süren birinin, ocağa çaydanlık yerleştiren bir kadının ya da bir terzi kızının nasıl çizileceği, nasıl boyanacağı öğretilmiyor. Öte yandan hemen hemen her önemli kentte, bir akademi var ve buralarda Araplar ya da Louis XV ile ilgili ya da başka tarihsel konularda modellerden geçilmiyor... Yani, kısaca, hepsi de var olmayan, gerçek dışı figürler!
Oysa gidip açık havada, görüntünün karşısında resim yapmaya kalk, bakalım neler geliyor başına! Bir kere, yakında eline geçecek olan dört tablonun üstünden en az yüz, ama daha da çok sinek silip atmak zorunda kaldım; toz zerreciklerini, kum taneciklerini hiç sayma, saatlerce fundalıklarda, çalılar arasında yürüdüğünde dikenlerin tuvalleri mutlaka çizdiğini hiç sayma, daha neler, neler. Üstelik, bu havada insan birkaç saat yürüyüp fundalıklara vardığında sıcaktan, yorgunluktan bitkin oluyor, onu da sayma. Doğadaki figürler, profesyonel modeller gibi kıpırtısız durmuyor, gün ilerledikçe yakalamak istediğin etkiler değişiyor, bunları da sayma!
Demek istediğim şu ki, desen için olsun, renkler için olsun insanlar değil de belirli kurallar ya da ilkeler ya da temel doğrular var ve kişi gerçek bir doğru yakaladı mı ancak bunlara tutunabilir.
Her neyse, ne olursa olsun, insanlar yaptıklarımı ve bunları yapış biçimimi ister onaylasınlar ister onaylamasınlar, ben, doğa bana sırrını açıncaya değin onunla boğuşmaktan başka bir yol bilmiyorum kendim için.