Tuba Asar

Babanın işlevi simgeseldir, anneyle bütünleşmiş çocuğu ondan ayırır ve çocuk bu sayede ayrı bir beden, farklılaşmış bir erkek ya da kız çocuğu bedeni kazanır. Baba, anne ile çocuğun birbirlerini tamamlamalarını, birbirlerinde karşılıklı tatmin bulmalarını yasaklamak için araya girer. Yasak koyan bir otorite yoksa, çocuk kendini adeta ensest bir ilişkinin çekiciliğinde sıkışmış bulur ve anneden ayrılamaz. Babanın bu yasağı, çocuk için olduğu kadar anne için de geçerlidir. Baba, çocuğa anneye sahip olmayı yasakladığı gibi, anneye de çocuğu yeniden kendine mal etmeyi yasaklar. Çocuk ondan bu şekilde ayrılmazsa sadece annenin tasarrufuna adanmış Fetiş bir nesne olarak kalabilir.
Alıntı
Reklam
Anneler bebeklerini erkeklerine yeğlediklerinde, erkekler bebeğe karşı düşmanca duygular geliştirir. Sigmund Freud şöyle diyordu: "En mutlu genç çiftlerde bile, baba, çocuğun, özellikle genç oğulun rakibi olduğu duygusunu taşır ve gözde çocuğa düşmanlık duygusu bilinçdışında derin bir şekilde kök salar." Tıpkı kıskanan büyük çocuk gibi, baba da yerini kaptırmaktan korkar. Doğumdan önce karısının yanında çocuk konumunda mıydı? Babanın yeri, anne tarafından belirlenmemişse sahiplenilmesi güç bir yerdir. Örneğin, çocukluğunda babasına çok düşkün küçük bir kız, evlendiği erkeği gerçekten benimsemeyi başaramıyorsa tutkusunu ve hayranlığını dünyaya getireceği erkek çocuğa yöneltecektir.
Alıntı
Bir çocuğu eğitmek, yeni şeyler keşfedebilmesi için hayatının farklı dönemlerinde bazı şeylere izin vermemektir. Ana baba için ödenecek bedel, çocuk tarafından daha az sevilme tehlikesidir. Aşırı hoşgörü bir tür kötü muameledir; çocuğun büyümesini engelleyen, yapılması gerekeni yapma ma tarzında bir kötü muamele. "Hayır, artık biberon yok, ama kendin yiyebilirsin ve bir sürü yeni tat keşfedebilirsin. Ağzın artık dolu değil, ama konuşmayı öğrenebilirsin. Hayır, sana artık bez bağlanmayacak, ama 'yapma' keyfini ve bağımsızlığı tadabilirsin. Hayır, ne annenle ne de kız kardeşlerinle evlenebilirsin, ama dünyadaki bütün diğer kadınlarla evlenmene izin var." Ona hayır dendikçe çocuk gelişme gösterir ve yeni olanaklar önüne serilir. Ancak ret ya da yasak onu asla küçük düşürmemeli, gülünç duruma sokmamalıdır.
Alıntı
19. yüzyılda tartışılmayan bir otoritarizm egemendi. Ana babalar çocuklar üzerinde mutlak iktidar sahibiydiler, çocuklar ise ana babalarına saygı ve itaatle yükümlüydü. Onların arzuladıkları eğitimin, onların istedikleri kadarını görürlerdi. Onların istedikleri erkek ya da kadınla evlenirlerdi. Ne arzuların ne duyguların ne de eğilimlerin önemi vardı. Ebeveynlerini onurlandırmaları ve onların beklentilerine sadık kalmaları gerekiyordu. 20. yüzyıl, çocuk köleliğinin kaldırılmasına, çocuk haklarının ilanına, çocukların birer özne olarak tanınmasına ve onlara saygı gösterilmesi gerektiğinin kabulüne tanık oldu. Bu temel evrime psikanalizin büyük katkısı olmuştur. Ana babaların bu köklü değişimler karşısında şaşkınlığa düşmelerini anlamak zor değil. Çoğu, itaat anlayışıyla yetiştirilmişti. Mayıs 1968'de ise "yasaklama yasağı" patlak verdi. Her şeyi yeni baştan düşünmek gerekiyordu. Birkaç yıl sonra dünyaya getirecekleri çocukları nasıl yetiştireceklerdi?
Kardeş ve kıskançlık dramı O zaman bir çözüm belirir: Çevrenin dikkatini üzerine çekmek için yeniden bebek konumuna dönmek. Küçüğün iktidarı ele geçirmesine izin vermek söz konusu değildir. İşte o zaman büyük çocuk "geriler," biberondan içmeye, yatağını ıslatmaya başlar, uzun zamandır bıraktığı emzik ve parmak emme alışkanlığına yeniden döner, kucakta ya da yeni gelenin pusetinde taşınmak ister. "Madem bebek ana baba üzerinde egemenlik kurdu, biz de onun gibi davranalım ve gerçek bir hükümet darbesiyle hainin gayri meşru olarak ele geçirdiği imparatorluk makamımıza yeniden konalım."
Alıntı
Reklam