Enrico’nun ölümü, hayatımda deneyimlediğim ilk anlam kaybıydı. Kaosla ilk yüz yüze gelişimdi. O kadar anlamsız ve ciddi bir şeydi ki onu anlamlandırmaya çalışan zihni afallatıyordu.
İşte belki anlamsızlığın bu baş döndürücülüğünden kaçıp sığınmak, kendimizi uçurumdan sakınmak için iki gün sonra sanki sözleşmiş gibi ondan söz etmek etmeyi bıraktık.
Sanki hiç yaşamamış gibi unuttuk onu.
O hiç var olmamıştı.
Başka bir deyişle onlardan çok farklı olmak istememe rağmen yaşıtlarımın arasına karıştım. Bu bütün ergenlerin muzdarip olduğu bir tür şizofrenidir. Farklı olmayı hayal ederken, aynı olmak için ellerinden geleni yaparlar.
Yatıyorum, sonra uzun yıllardır yaptığım gibi kafamda Lucas’la konuşuyorum. Söylediklerim aşağı yukarı hep aynı şeyler. Öldüyse çok şanslı olduğunu,onun yerinde olmak istediğimi söylüyorum tekrar.Parsayı topladığını,işin en güç yanının bana kaldığını söylüyorum. Hayatın tümüyle gereksiz olduğunu; anlamsızlık, aldanma, sonsuz acı demek olduğunu; aklın almayacağı kötülükte Varolmayan bir Tanrı’nın icadı olduğunu söylüyorum ona.
Vakit geçtikçe uzaklardaki evlerin pencereleri birer birer aydınlanıyor. Pencerelerin ardında hayatlar. Sakin,olağan,dingin hayatlar. Çiftler, aileler,çocuklar. Uzaktan gelen araba seslerini de duyuyorum. İnsanlar niçin araba kullanırlar, hem de geceleri, diye düşünüyorum. Nereye giderler? Niçin?