New York’un parlak ama acımasız sokaklarında dört üniversite mezunu genç—Jude, Willem, JB ve Malcolm—hayata tutunmaya çalışır. Henüz yirmili yaşlarındadırlar. Gelecek onlara açıktır, belirsizdir ama umutludur. Her biri farklı dünyalardan gelmiştir: JB sanatçı olmak ister, Malcolm mimar olmak için çabalar, Willem aktörlük hayali kurar. Ama içlerinden biri diğerlerinden daha sessiz, daha gizemlidir: Jude.
Jude'un geçmişi hakkında kimse bir şey bilmez. Duygularını saklar, acısını bastırır. Bastonla yürür, sık sık ağrılar içinde kıvranır ama kimseye bir şey anlatmaz. Arkadaşları onun hakkında konuşmamayı tercih ederler; çünkü aralarındaki sevgi, sorular sormadan da sürebilmektedir. Başlarda Jude'un geçmişine dair sessizlik, saygının bir ifadesidir. Ancak zamanla bu sessizlik, onu yalnızlığa hapseden bir duvara dönüşür.
Roman ilerledikçe Jude’un bedensel acılarının nedenleri yavaş yavaş gün yüzüne çıkar. Küçük yaşta yetim kalan Jude, önce manastırda, sonra çocuk esirgeme yurtlarında, ardından da çeşitli erkeklerin himayesinde sistematik cinsel ve fiziksel istismara uğramıştır. Özellikle Brother Luke adlı rahibin onu fahişe olarak çalıştırması, onun hayatında derin yaralar açar.
Jude sadece bedensel değil, ruhsal olarak da darmadağındır. Yaraları kapanmaz, geceleri kendini keserek "hissedebilme" ihtiyacını karşılar. Kendisini değersiz görür, sevilmeye layık olmadığına inanır. Kendi varlığından utanır. Bedenindeki her yara izi, geçmişin bir yankısıdır. Onun için yaşam, bir ceza gibidir. Ama bunu kimseye anlatmaz. Sadece yürür, devam eder, gülümser.
Willem, Jude’a en yakın olan kişidir. İkisi arasında kelimelere dökülmeyen, ama derin bir bağ vardır. Willem yavaş yavaş oyunculukta başarı elde ederken Jude hukuk alanında yükselir. Ancak Jude’un başarıları, içindeki karanlığı