Öncelikle Orhan Pamuk’un sanılanın aksine romanı karantina günlerine denk getirmesinin bir pazarlama taktiği olmadığını belirteyim. Pamuk bu kitabı için uzun yıllar araştırma yapmış, ince elemiş sık dokumuş hayali bir ada tasvir edip bunu çizdiği harita ile görselleştirmiş ve kitabın başlangıcında buna yer vermiş, okurken adeta adanının sokaklarında dolaştığınızı hissettirecek kadar usta kalemiyle kendine yine hayran bırakmıştır. Ama bu demek değil ki Pamuk kitabını tanıtmak için reklam çalışmalarına yer vermedi verdi! (diğer kitaplarında hiç yapmadığı şekilde) Hatta dizi olarak çekilmesine sıcak baktığını da ekledi. (Dizi sektörünün kitaplardan beslendiği bir dönemde olması da manidar.)
Neyse biz kitabımızın içeriğine dönelim. Olaylar Osmanlı padişahı Abdülhamit’in Minger Adasında çıkan veba salgınını durdurmak amacıyla kardeşi Murat’ın en küçük kızı Pakize Sultan ve eşi Doktor Nuri Bey ve sağlık baş müfettişi Bunkowski Paşa ile birlikte aynı gemiyle yolculuğa göndermesi başlıyor. Buradan yazarın olayları tüm gerçekliğiyle ele aldığını düşünebilirsiniz ancak kitaba şu cümleyle giriş yaparak Pamuk üzerine çekebileceği tüm şimşekleri paratoner etkisiyle savuşturuyor: “Bu hem tarihi bir roman hem de roman biçiminde yazılmış bir tarihtir.” Başlangıçta adada vebaya yol açan nedenler araştırılıyor, karantina tedbirlerinin derhal uygulanması gerektiği vali Sami Paşaya bildiriliyor ama ısrarla durumun vehametini ne yönetim ne de halk kabul ediyor. Ayrıca tekkelerin, şeyhlerin ilerde alınacak tedbirlere karşı çıkmalarının salgının daha da artmasında kilit rol oynadığı gözler önüne seriliyor. Adanın Rum, Yunan, Türk ve Minger halkından oluşması her alınan kararda her kesimi memnun edememek, ayrıca adanın yönetimine Abdülhamit harici İngiliz, Yunan gibi devletlerin karışması