Aley

Aley
@Turklac
I forgive you, crowley
Ataerkilliğin kurumlaşmasıyla birlikte kadınların örtünmesi uygulaması da özellikle üst sınıflar arasında yaygınlık kazandı. Hangi kadınların peçe kullanması gerektiği, hangilerinin ise buna hakkı olmadığı konusu Asur Yasası'nda ayrıntılı olarak belirlenmişti. Kadının sözümona "saflığının" çok gerilere giden bu simgesi, kadınları cinsel aktivitelerine göre sınıflandırmaya ve erkeklere, hangi kadının bir erkeğin koruması altında, hangisinin ise "kolay av" olduğunu göstermeye yarıyordu. Buna göre, "bey"lerin kanlarının ve kızlarının peçelenmesi zorunluydu; hanımlarına eşlik eden cariyeler ile sonradan evlenmiş olan tapınak "fahişeleri" de peçe takmak zorundaydılar. Buna karşılık fahişelerin ve kölelerin peçe takması yasaktı; yasağa uymadıkları saptanırsa giysileri üzerlerinden çıkarılıp alınarak, kırbaçlanarak, kulakları kesilerek cezalandırılırlardı (md. 40) ... Hıristiyanlığın kurumlaşmasında önemli rol oynayan Aziz Paulus'un çok sonraları ayrıntılı olarak temellendireceği ve bugün gerek ülkemizde gerekse Ortadoğu'nun diğer ülkelerinde yaygınlaşmakta olan ve Batı'da yalnızca İslam'a özgüymüş gibi görülen örtünme ve peçe olgusunun, işte böylesine gerilere giden bir tarihi vardır. Örtünme ve peçe, İslamiyet'ten çok önce Yahudilerde, Yunanlılarda ve Bizans'ta, yani tüm Doğu Akdeniz uygarlığında özellikle üst sınıflar arasında yaygın bir uygulamadır. İlginç olan nokta, günümüzde örtünmenin daha karmaşık bir toplumsal olgu haline gelmesi ve İslamiyet'in egemen olduğu toplumlarda, Batılı eğitim alan üst ve orta sınıfların, örtünme ve kadınların tecridi konusunda daha liberal bir tutum almalarına karşılık, bunların alt sınıflar arasında yaygınlaşması ve bazı çevrelerde ulusçuluk ve Batı etkisinden uzak, otantik bir kimlik adına uygulanmasıdır. Örtünmenin, "erkeğin
Reklam
Kuran'da, Havva'nın Adem'in kaburga kemiğinden yaratıldığına ilişkin herhangi bir anlatının bulunmadığını pek az Müslümanın bilmesine karşılık, kadının eğri bir kaburgadan yaratıldığını, dolayısıyla da başıboş bırakılmamasını isteyen Peygamber hadisini hemen herkes bilir. Mahmut Şalabi gibi yorumcular bu hadisi kendi bakışlarına uygun olarak değerlendirip müminlere sunarlar: "Havva'nın Adem'in kaburgasından yaratıldığı bizim için açıktır. Tıpkı yaratıldığı kaburganın eğri olması gibi, Havva'nın duyguları da eğridir."
Havva'nın "suçu" yüzünden, artık Adem ekmeğini ter döküp çalışarak elde edecek, Havva ise acılar içinde çocuklar doğurup yeni kuşaklar yetiştirecektir. Burada dikkate değer olan nokta, verilen cezanın erkeğin "emeği"ni kahırlı bir yük haline getirmesine karşılık, kadının emeğini değil, çocuk doğuran bedenini acı ve ıstıraba mahkum etmesidir... Böylece tanrının buyruğuyla, bereket tanrıçasının, her türlü yaratıcılığın simgesi olan özgür ve utançsız cinselliği, "düşmüş" ölümlü kadına yasaklanmış olur. Bundan böyle onun cinselliği yalnızca annelikte ifadesini bulabilecek, onun dışında aşağılanacak ve hep "ilk günah"ın hatırlatıcısı olarak lanetlenecektir. Annelik işlevi bile iki koşulla, yani çocuklarını acılar içinde dünyaya getirmek ve kocasının egemenliğine itaat etmek koşullarıyla bağlı olacaktır.
Toprak, insanların ihtiyacı olan herşeyi sunan dişil maddedir; dolayısıyla toprak kadın bedeni için, kadın bedeni de toprak için bir metafordur. Ancak ataerkil sistemlerde, toprağın Ana Tanrıça ve onun cisimleşmesi olan kadınla kurulan olumlu ve kuşatıcı anlamı kaybolurken, bunun yerini toprağın ve kadın bedeninin cansız madde ile özdeşleştirilip yaratıcılıktan yoksun bırakılması alır. Tıpkı Pandora mitosunda Pandora sözcüğünün en eski zamanlarda "bütün iyiliklerin anası" şeklindeki anlamının, sonradan ataerkillik altında içerik değişikliğine uğrayarak "bütün kötülüklerin anası" anlamını alması gibi, bir zamanlar herşeyin yaratıcısı olan toprak (ve kadın bedeni) sonradan yalnızca erkeğin "can veren tohumu"nu taşımaya yarayan bir araca dönüştürülür