Eskiden kitaplarımı ablam alırdı. Liste yapardım, özel günlerde hediye ederdi. Altını çizebileceğim, düz yazıların olduğu popüler kitaplardı çoğunluğu. Bir keresinde şöyle demişti: "bu kitapları okumandan hoşlanmıyorum, ne kadar hoşlanmasam da sana katacağı illa bir şeyler olacağı için müdahale etmiyorum." Sonra radikal bir kararla Hakan Günday, Elif Şafak, Zülfü Livaneli gibi benden beklenmeyen kitaplara yöneldim. Dizüstü edebiyatı, çiklıtlar, düz yazılar, daha hafif romanları bırakıp "işte şimdi toplumun genel geçer kabul edeceği bir tarzım oldu" dedim. Fakettim de neye göre, kime göre? Uzun zamandır elimi bile sürmedim şu kitaplara. Ama farkettim ki özlemişim. Yıllarca kendim kalabilmek için verdiğim mücadelede savrulduğum yer kabul görmek miydi? Yoksa yapmayı cidden istediğim mi? Bazen kendime dair sorguladığım şeyler büyük kapıların önünü yumrukluyor "aç kapıyı oradasın biliyorum, değişmek için zorlama kendini. Herkes gibi olmak zorunda değilsin" sanırım uyuyordu içerideki gerçek, bu saatte kapıyı açmış olması cidden kırıldığı anlamına mı geliyor? Sadece okumak istiyorum "çiklıt olsun, düz yazı olsun, hatta pucca."
Ama aynı zamanda bir Elif Şafak'a da hayır demeyeyim. Eleştirilmekten korktuğum yaşlara dönmeden "bu kitabı okumaya utanmıyor musun?" Denildiğinde keşke o kitaba kılıf geçirip otobüste okumak yerine "herkese uygun yaşamak zorunda değilim zararı olmayan şeyleri bu kadar ötekilemesek mi" deseydim. Diyemedim...